8 Nisan 2018 Pazar

Hayatımı Değiştiren Kitap...





            Kitap okumayı hep sevmişimdir. Daha öncede bahsetmiştim oldum olası psikolojiye merakım vardı psikolojik filmler ve kitaplar ilgi alanımdır. Son zamanlarda da daha çok ilgilenmeye başladım tabi rahatsızlanınca. Bu yazımda David Burns un İyi Hissetmek kitabından bahsetmiştim. Güzel kitaptı. Anksiyete durumunda napmalısınız, nasıl davranmalısınız, düşüncelerinizi nasıl değiştirmelisiniz konusunda çok yardımcı bir kitap. Kitaptaki uygulamaları halen stres yaşadığımda uyguluyorum ve çok işime yarıyor. Şimdi başka bi kitaptan bahsedeceğim size. Gerçekten bu güne kadar okuduğum kitaplar arasında belki de ilk sırada yerini alacak bir kitap. Son zamanlarda bilinçaltı ve inancın gücüne çok inanmıştım ve bu konuda araştırmalarım çok oldu. Bence bu konuda yazılmış en iyi kitap Joseph Murphy nin Bilinçaltının Gücü kitabı... O kadar muazzam akıcı bir kitap ki ve nasıl bir hazineye sahipmişim ben diyerek bilinçaltınızla neler yapabileceğinize inanıyorsunuz ve inanmanın gücünü keşfediyorunuz. Ben bunu zaten bizzat deneyimledim yaşadığım olayla ve buna olan inancım kat be kat arttı. Alın bu kitanı okuyun okutturun. Ve sonra arkanıza yaslanın inanarak neler başarabilirim diye...


joseph muphy
harikalar kitabım:)


            Kitabın içeriğinden biraz bahsetmek istiyorum ben. Bilinçaltı ile ilgili çok şeyler okudum ve hep ilgimi çeken bir konu olmuştu fakat bu denli güçlü olduüğunu bende bilmiyordum. Kitapta o kadar can alıcı noktalar var ki yaşadığımız her şeyin düşünceden ibaret olduğunu ve düşüncenin de resmen kaderimiz olduğunu anlatıyor size. Çok büyük konuştuğunu sanmıyorum. Mevlananın da bir sözü var hani.... Kardeşim sen düşünceden ibaraetsin... Gül düşünür gülistan olursun, dikenlik düşünür dikenlik olursun....Ne harika bir söz.   Peki nasıl oluyor bu yani nasıl oluyorda ben düşündüklerimi yaşıyorum evet biraz karışık geliyor ama bilinçaltının nasıl çalıştığını anladığınızda hiç de karmaşık olmadığını görüyorsunuz. Bilinçaltı sizin tarlanız gibidir diyor. Tarlaya domates biber ekerseniz kavun karpuz toplayablir misiniz hayır elbette. Siz o tarlaya umutsuzluk karamsarlık, hastalık ekerseniz, başarı, mutluluk yakalayabilir misiniz? Bilinçaltımız bizim ona verdiğimiz komutları alıyor ve hayata geçiriyor. Sorgusuz sualsiz hemde. Bu doğru ya da yanlış diye muhakeme etmeden. Sen ben bugun çok kötü hissediyorum depresyondayım dedin yani bi komut verdin beynine. Beynin hemen bu komutu alıyor ve uygulamaya geçiyor ve sen gün boyu depresif ve mutsuz oluyorsun. Ya da bi konuşma yapacaksın Dilim tutulacak konuşamayacağım bayılacağım diye düşündün gerçekten oraya çıkınca tutulacak be bayılma hissi yaşayacaksın çünkü sen bu komutu verdin ve beynin de gerekli tüm adrenalinlerini salgıladı ve sen heycandan bayılacak gibi oldun. Evet bu kadar net... Bu kadar güçlü ve ağzımızdan çıkan her şeyi bir komut olarak algılayıp hayata geçiren harika bi mekanizmaya sahibiz. Benim örneğimdeki gibi yarın geçmiş bi şekilde uyanacağım diye şartlandırdım kendimi bir önemli husus daha sadce dille yalandan söylemek değil inanarak yapmak önemli beyninizi kandırmanız imkansız dilinle yarın iyi olacağım derken içinden de hadi be kimi kandırıyon diye geçiriyorsan bilinçaltı bunu yemez benden söylemesi:)))) Dediğim gibi bu kadar güçlü bir mekanizmaya sahipken gereksiz şeyler yükleyip ona olumsuz komutlar vermek yerine bu sistemi değiştirip sağlık komutu verebiliriz. Kendimizi ve bilinçaltımızı iyleşeceğimize inandırırsak bu mucizeden faydalanabiliriz. Bunun için olumlamalar yapmamız gerekiyor. Susmayan iç ses ve olumlamalar yazımda olumlamlardan bahsetmiştim fakat çok detaylı bir yazı olmamıştı bu yüzden tekrar bir olumlama yazısı yazmayı düşünüyorum kitaptan da faydalanark umarım faydalı olur herkese. Bir an önce atağa geçmenizi bekliyorum deperson arkadaşlarım:))) odanızdan çıkın hadi bi hamle yapın bu kitabı alıp okumakla başlayın mesela ve sadece inanmakla başlayın hep beraber başlayalım haberlerinizi bekliyorum:)))

İnanarak Her Şey Bir Günde Bitti!!!!!!!!





              Bilinçaltının gücü ve önemi ile ilgili daha önce bir iki yazı yazmıştım. Ve bu yazımda size canlı bir örnek göstereceğim ki aslında bu hastalığı tamamen bizim yarattığımızı göresiniz diye. Evet bi yaratıyoruz. Bir kez başımıza gelen bir olayı dallandırıp budaklandırıp ordan burdan araştırıp okuyup, kafamızda kurup, işi gücü bırakıp odalara kapanıp ve her gün ben yabancıyım hissim yok deperiyorum ( eşim depersonalizasyona depermek diyor:))) yine deperdin mi diye:) diye diye kronik hale getiren; her gün bilinçaltımıza sen hastasın yabancısın iyi olmayacaksın mesajını veren biziz. Emin olun bu yabancılaşmayı bilmeseydik araştırmasaydık doktor bize, stres bir iki güne geçer deseydi inanın bir kaç gün içinde atlatabilirdik. Ama biz hemen çok bilmiş google amcaya sorduk. O da bize rüyada hissi kendini hissetmeme efenime söylim puslu görme falan yaşar dedi. Yaşayanların hikayelerini okuduk ben on yıldır böyleyim yok geçmiyor falan fişman tamam dedik geçmeyeceğine inandık kurduk kurduk ve sonuç.... Ben araştırmadan önce bende puslu görme yoktu ne zaman ki belirtilerde puslu görme olduğunu okudum ne hikmetse bendede başladı. Şartlanma arkadaşlar tamamen şartlanma bu. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Ağrısı olan hastaya vitamin veriyoruz ve ağrısı kesiliyo plasebo etkisi bu tamamn şartlanma ve inançla kaynaklı yani. Şimdi size anlatacağım olayda buna daha çok ikna olacaksınız.


        Geçen yazımda yine kötü olduğumu yazmıştım. Ben bayağı bir panikledim tabi yine mi oluyo diye. Moralim alt üst falan. Çareler arıyorum kendimce bi arkadaşla konuştum o da 9 yıldır hasta. Bi hocayla tanıştım bana bişeyler yaptı iki günde geçti dedi. Ya nasıl olur dedim 9 yıllık hastalık nasıl 2 günde geçiyo biz aylardır prof bırakmadık valla geçti dedi. Çok inanmasamda aklıma bi kurt d üştü tabi ya doğruysa diye.Sonuçta her yolu denedik bi de bunu deneyelim ne çıkar dedim bende aynı hocayla konuştum.Beni açıkçası ikna etti. Bu hastalığın maddi sebeplerden olmadığını olsa aylardır o kadar tedaviye rağmen geçmesi gerektiğini faln söyledi bu hastalığın manevi bir boyutu olduğunu falan anlattı neyse  deneyelim dedim yani ve çok ikna oldum açıkçası. Dediklerine çok inandım ve biteceğine de...Bana bi işlem yaptı yarın sabah çok farklı uyanacaksın o pusluluk azalacak. beyninin durması geçecek depresyon kalmayacak falan dedi ama olabilir gibisinden değil direk kesin bu bu olacak diye çok net konuştu. O kadar inandım ve umutlandım ki sabah olmadı bi türlü. Ve sabah uyandım... Son zamanlarda atak yasıyordum zanax falan alıyordum çok depresiftim. Sabah uyandım Allahım bi rahatım. İç daralması yok, panik yok pusluluk çok az inanamıyorum yani. Hemen dışarı çıktım topluma girdim gayet konuşuyorum anlıyorum ama şok yani nasıl oldu bu diye de inanasım gelmiyo. Dedim kendimi çok inandırdım heralde ondan oldu geçici bi etki. Adam yarın daha iyi olacak , daha açılacak, sabah böyle olacak falan filan derken 20 gün boyunca bende depresyon kalmadı. ilaçları bıraktım bile yabancılaşma çok az.En büyük sorunum puslu görme o bile azaldı. Kalabalığa giriyorum, geziyorum ediyorum, etrafıma bakıyorum yok hersey normal. Aklım almıyor ama evet bu yani. Arkadaşlara falan anlatıyorum inandın ondandır diyorlar saçmalık diyorlar. Ya o yada bu sonuçta düzeldi benim için önemli olan bu... Belki inanarak oldu ama demek ki benim iyi olacağına inanmam gerekti çok inandım ve oldu. O kadar mutluydum ki mutluydum diyorum çünkü.....



        Tam her şey tamamen bitti dedim bu esnada baskılar yok kandırdı seni, hipnoz etti, inandın ondan oldu falan filan diye diye bu kez beni buna inandırdılar. Ben beni kandırdığına hipnoz ettiğine işte geçici bişey olduğuna inandım ve bi sabah uyandım kafamda kura kura uyuyarak tabi veee yine puslanmış ve ben yine yabancı... Çok ilginç değil mi arkadaşlar. İnanın bana bunu biri dese asla inanmazdım ama şahsen yaşadım.İnancın gücünü bariz gördüm. Kesin biteceğine o kadar inandım sabah uyandığımda geçmiş olacağına o kadar inandım ki gerçekten de öyle oldu. Ve sonra kendimi bunun geçici olduğuna inandırdım ve geçti.... Bu konu çok önemli arkadaşlar. Hiç geçmeyecek bir şeyim olduğuna inanmışken ne bileyim beynime falan bişey oldu derken bi anda geçmesi aslında kendimi buna inandırdığımdan dolayı böyle olduğumu gördüm. O yüzden çok düşündüm...Senin hiç bir şeyin yok her şeyi kafanda büyüttün kurdun senaryolar yazdın ve şimdi o senaryoları yaşıyorsun. Buna saçmalık diyebilirsiniz ama son okuduğum kitapta bunu sonraki yazımda paylaşacağım bilinçaltının nasıl çalıştığını, sizin hayalinizden geçen her şeyi hayata geçirdiğini, düşündüğünüz her şeye inandığını ve yaşattığını öğrenince bir kez daha şok olacaksınız. 


        O zaman burdan yola çıkarak kendimize bir rota oluşturabiliriz. Demek ki her şey bizim tasarımımız o halde beynimize yeni bir tasarım oluşturup buna inanıp hayata geçirmemiz lazım. Yani beynin formatını değiştireceğiz. Aylardır inandığı şeyleri yıkıp yerine yeni fikirler oturtacağız. Bunuda bu yazımda paylaşacağım. Yorumlarınızı, düşüncelerinizi merak ediyorum lütfen paylaşın...

Yine mi Deperdim????




                 Uzun zaman oldu bloğuma girmeyeli. Bu süre zarfında çok şey oldu tabi iyileşmiştim evet ama hastalığım maalesef nüksetti. Yani şöyle diyeyim iyileşme safhasında olan arkadaşları korkutmak istemem stres yaşadım ve tekrar yabancılaşma hissettim tabi ki eskisi gibi olmadı olamazdı. Çünkü bi kere hastalığı tanıdım ve korkmuyordum, o esnada neler yapmam gerektiğini biliyordum ve en önemlisi bunun sadece geçici bir  his olduğunu biliyordum o yüzden çok korkutmasa da her stres yaşadığımda bu böyle mi olacak dedirtti. Benim en büyük handigapım bu hastalığı bana verilmiş bir ceza olarak görmemdi. Neden ben.... Neden bu hastalık.... Ama şu an ne diyorum biliyor musunuz iyi ki bu hastalığı yaşamışım. Yaşadım ki hayatın aslında ne kadar değerli olduğunu anladım. Allah' ın bana verdiği bir ceza olarak değerlendirmiştim bu hastalığı, isyan etmiştim, her sabah uyanıp da yine hissiz olduğumu görünce neden beni duymuyor diye veryansın etmiştim. Ama atladığım bir şey vardı hani derler ya Allah sevdiği kulunu sınarmış. Kul ondan uzaklaşınca Allah onu ansın diye bir musibet verirmiş. Son zamanlarıma baktım da onu unutmuştum, hiç ölmeyecek gibi yaşıyor her gün yat kalk, işe git, ye,iç,gez,eğlen yaşıyordum. Peki ben bunun için mi gelmiştim bu dünyaya...Bir gaflet uykusuna dalmıştım adete ve bu gafletten uyanmam için Allah bana bu hastalığı verdi. Ben kimim,neyim,nerdeyim diye aylarca sormuş aslında cevap belliyken ben hastane köşelerinde dermen aramıştım. Benim asıl bulmam gereken bir şey vardı: Kendimi.....



                 Son atağım çok kötü geçmişti  ve ben yine neden ben bunları yaşıyorum diye isyanlardaydım. Herkes gülüp konuşurken ben köşeme sinmiş yokluğu yaşıyordum. İçimden duy beni gör beni neden unuttun beni diye geçiriyordum. O an ona yalvarasım geldi evet hem de bütün benliğimle. Gidip güzel bir abdest aldım ve huşuyla ve ağlayarak namaz kıldım. İçimden öyle bir ağlamak geliyordu ki tutamıyordum. Ağladım secdeye kapanarak. Derdimi anlattım, içimi döktüm, çare istedim ve üzerimden bir yük kalkmış gibi hafif hissettim o an. bir rahatlama bir hafiflik geldi üzerime. Kıldım,kıldım ve kıldıkça ağladım. Hani çok susuz kalırsın da suyu bulursun kana kana içersin öyle bir şey. Kimse beni anlamasa da anlayan gören Rabbimin olması bana iyi geliyordu.Bu durum bir gün geçecek Merve dedim hiç bir hastalık ömür boyu kalmamıştır kalmaz sen en kötü durumdan bu günlere geldin dedim çok yol katetttin yine edeceksin dedim. Olaki geçmiyo geçmeyecek dediler napabilirsin.... Evet bi an düşündüm napabilirdim ki sen artık böylesin deseler kendimi öldürme gibi bir lüksüm varmı hayır paşa paşa yaşayacağım bu hayatı. Hastanede çalışmam bazı gerçekleri görmem konusunda bana yol gösterdi.Yıllarca yatağa bağımlı olanlar, doğuştan engelliler, görmeyen duymayanlar...Peki bunlar ne yapsın dedim kendi kendime.En azından senin iyi olma ümidin var onlar bu hayatı sonuna kadar böyle geçireceğini bildiği halde yaşıyor hemde mutlu olarak. Ve kendi kendiime artık üzülmiyeceğim kendime acımayacağım diye söz verdim. Bir gün azaldığı gibi yeniden yok olacağı günü sabırla bekleyecektim.

              Herkes ne inançta bilemem. Ama inancınız ne olursa olsun birşeylere inanın. Gerçekten bu çok önemli. Kendinize, gücünüze, Rabbinize....Bir gün herşeyin yoluna gireceğine....Bana çok yazan oluyor evden çıkmıyorum, çıkmak istemiyorum, işe gitmiyorum, okula gitmek istemiyorum geçmiyo olmuyo diye. İyi de bu şekil odalara kapanmak çözüm değil ki. Korkarak, kaçarak, hayattan soyutlanarak. Bunu bende yaptım evet çok kötü olduğum zamanlar da odamdan çıkmak dahi istemiyordum ama çözüm bu değil çözüm inadına hayatın içinde olmak. Adım atmak, sosyal olmak. Hissetmiyorum ama orda yokum gibi diyenler de var evet belki öyle hissediyorsun ama ordasın ve herkes kadar gerçeksin. Bu hissi kaçarak beslememen lazım . Bu bir mücadele ise bu mücadeleyi kazanmak için çaba sarfetmeniz lazım. Bi futbol müsabakasında olduğunuzü düşünün. Rakibiniz sürekli hücumda...Köşenize çekilip sizi yemesini mi izlersiniz yoksa atağa mı geçersiniz...Bence atağa geçmelisiniz, teslim olmamalısınız. Sen mi güçlüsün ben mi diyerek gücünüzü göstermelisiniz. Ne zaman mücadeleyi bırakıp köşenize çekilirseniz işte o zaman maçı kaybedersiniz...



     

30 Ekim 2017 Pazartesi

Düşüncüleri Nasıl Çarpıtıyoruz?

           




           İşlerin yoğunluğundan yazmaya biraz ara verdim ama çok özlemişim yazmayı.Neler mi yaptım; güzel bir spor merkezine yazıldım. Yüzme havuzu, hamamı, spası, fitnessi her şey var. E malum depersonalizasyonu atlatmış olsam da ara ara anksiyete yaşıyorum. Ve ne yalan söyliyeyim en ufak bir streste acaba yine mi olacak endişesi taşıyorum. Bunun için terapi alıyorum zaten. Böyle bir tesise yazılmak hem stresimi alıyor hem beynimi boş şeylere meşgul etmemi engelliyor. Amacımız seratonin salınımını artırmak bunun en iyi yolu da spor yapmak. Özellikle nabzın artırılması seratoninin salgılanmasında büyük önem taşıyor. Stresli biriyseniz, depresyon yaşıyorsanız biliyorum o zamanlarda hiçbir şey yapmak istemezsiniz ama mutlaka spor yapın, gevşeyin ve rahatlayın....


     Terapistimin önerisiyle bir kitaba başladım. Kişisel gelişim ve bilişsel terapi kitaplarını çok severim ancak çoğu kitap birbirinin tekrarı gibi. Stresi yenin, şunu yapın bunu yapın.... İyi de onları yapabilsem zaten sorun kalmayacak ki. Bana onların nasıl yapılacağını öğreten bir şeyler olmalıydı. İşte terapistim bu kitabı önerdiğinde içimden yine aynı onu yap bunu yap işte diye geçirmiştim ancak kitabın daha ilk sayfalarında bile çok farklı bir kitap olduğu belliydi. David BURNS İyi Hissetmek...Kitap bir bilişsel terapi kitabı. Benzerlerinden çok farklı çünkü diğerleri gibi size stresi yenin demiyor nasıl yeneceğinizin yöntemlerini anlatıyor ve uygulamasını gösteriyor. Diyelim özgüveni düşük birisiniz size kendinize güvenin demiyor kendinize güvenmenin yollarını uygulamalı gösteriyor. Bunu nasıl mı yapıyor ondan bahsedeyim: David Burns a göre kaygılarımızın, stresimizin hatta depresyonumuzun temel sebebi çarpıtılmış düşüncelerimizdir. Yani aslında belki kaygı duyulmayacak bir olayı farklı yorumlayarak yani çarpıtarak kaygı varmış gibi davranmamıza yol açan şey bizim çarpık düşüncülerimizdir. Yine depresyon yaşanmayacak bir durumda olayları çarpıtarak sorun varmış gibi algılayan yine bizim düşüncelerimizdir. Bakın burası çok önemli kaygı varmış gibi hissetmek.... Yani aslında kaygı yok hatta depresyonda yok biz düşüncelerimizi farklı yönlendiriyoruz hepsi bu. Dr. Burns önce sizden o an kaygı ya da üzüntü duyduğunuz şeyi yazmanızı istiyor. Sonra bunu neden düşündüğünüzü ve aslında olan şeyi yazmanızı istiyor ve sorduğu sorularla olayın temel sebebini ortaya çıkarmış oluyorsunuz. Çarpıttığınız düşünceleri görüp aslında öyle olmadığını anlıyorsunuz. Aslında kaygı yaratan bir şey yokmuş, aslında hiç de öyle değilmiş bunu anlıyorsunuz ve kaygınız ister istemez azalıyor.Biraz karışık gelmiş olabilir ama bir örnekle açıklarsam sanırım daha açıklayıcı olacak: İşinizde sorun yaşadınız bir hata yaptınız ve çok kötü hissediyorsunuz. Aklınızdan geçen düşünceler şunlar : Ben aptalın tekiyim, hiç bir iş beceremiyorum, bu hatayı nasıl yaparım ben mahvoldum vs.... Şimdi bizi depresyona sokan şey aslında hata yapmamız değil bizim oluşturduğumuz bu düşüncelerdir. Kitapta bu otomotik düşüncelerle aslında yapmış olduğumuz çarpıtmaların çeşitlerini anlatıyor. Ben yukarıda Aptalın tekiyim derken kendimi yanlış etiketledim mesela çünkü aslında ben aptal biri değilim. Hiç bir işi beceremiyorum derken olumsuz genelleme yapıyorum çünkü aslında bu güne kadar işimi gayet düzgün yapıyordum. Mahvoldum bittim derken felaketleştiriyorum çünkü küçük bir hatayla kimse bitmez her şeyin bir telafisi vardır.... Gördüğünüz gibi olayı nasıl çarpıttığıma bakın. Küçük bir hatayı nasıl da abartıp olumsuz düşüncelerle çarpıtıyorum ve kaygı yaratıyorum. Bu uygulamayı yaparak çarpıtmalarınızı buluyorsunuz ve aslında olan şeyi yazıyorsunuz. Görüyorsunuz ki aslında ortada bir şey yok.Hepsi sizin hüsnü kuruntunuz.....




   Kitabın bana öğrettiği yöntemlerle bir çok olayda oluşturduğum düşünceleri  yazdım ve olayları ne kadar çarpıttığımı gördüm. Her kaygı yaşadığımda bu yöntemle olayların gerçek yönlerini yördüm ve gerçekleri anladım. Kaygılarım azaldı ve onlarla başetmeyi öğrendim. Sözün özü kaygıyı da stresi de depresyonu da oluşturan bizim olumsuz düşüncelerimizdir. Onları bulup yok etmeden stresten kurtulmamız pek mümkün değil. Önce düşüncelerinizi değiştirin. Unutmayın gül düşünen gülistan olur, diken düşünen dikenlik...

3 Ekim 2017 Salı

İçindeki Çocuğu Sev

               




                  Kendinizi ne kadar seviyor sunuz yada seviyor musunuz? Kendinizi sevdiğinizi ona söylüyor musunuz peki ? Biraz garip geldi sanırım bu. Tabi ki seviyorum diyebilirsiniz, kendimi sevdiğimi söylemek de nesi diye düşünebilirsiniz. Bir çok kimse de kendini sevmeyi ve beğenmeyi egoistlik olarak algılayabilir. Oysa ki egoistlik çok başka bir kavram; kendini üstün görmek, sadece kendi çıkarlarını düşünmek, kendi menfaatiiçin yaşamak kısacası sadece kendi için yaşamak diyebiliriz. Ben kendine olan sevgiden özsevgiden bahsediyorum. Her gün beraber olduğun, tüm gününü beraber geçirdiğin, zaman zaman konuştuğun benliğinden bahsediyorum. Her saatimizi beraber geçirmemize rağmen ne kadar farkındayız onun peki? Ona ne kadar değer verip onu ne kadar anlamaya çalışıyoruz? Belki de hiç. Oysa ki o en yakınınızken önce onu tanımalı en çok onu sevmelisiniz.

                 Kendimize beslediğimiz ya da söylediğimiz duygular genelde olumsuz oluyor. Bir şeyi başaramadığında beceriksizsin, aptalsın, sevgilin terkettiğinde sevilmeyi haketmiyorsun, senin gibi işe yaramaz birini kim ne yapsın, sosyal fobi yaşıyorsanız topluma bile çıkamıyorsun, iki kelimeyi bile bir araya getiremiyorsun ve daha neler neler. Hep bir azarlama, hep aşağılama. Bunu bize bir başkası yapsa Çok aptalsın dese halbuki ne kadar tepki gösteririz değil mi ama bunu biz farkında olarak yada olmayarak her gün defalarca yapıyoruz. Peki bunlar bize ne kadar zarar veriyor hiç düşünmedik bile. Daha önceki yazılarımda bilinçaltı ve düşüncenin gücü ile ilgili yazılar yazmıştım. Aklımızdan kendimizle ilgili geçen her şeyi olumlu olumsuz demeden bilinçaltımız kaydediyor ve o şekilde hissetmeye başlıyor. Gün içinde beynimize binlerce olumsuz mesaj yolluyoruz ve bu mesajlar iç benliğimizde bizim işe yaramaz, aptal, salak, sevgiyi hak etmeyen bir kişi olduğumuzu keydediyor.Bu mesajlar bizim kimliğimizi oluşturuyor bir yerde. Bir insanın ne kadar sağlıklı olduğunu hem fiziksel hem psikolojk sağlık durumu gösterir. Kendini sevmeyen, sürekli aşağılayan, kendine değer vermeyen biri ne kadar sağlıklı olabilir ve başkalarını ne derece sevebilir ki ? İçimizde kendimize beslediğimiz kötü duygukar zamanla birikip kişinin özgüven sorunu yaşamasına daha da ilerleyerek  sosyal fobiye, depresyona, çekingen kişilik gibi rahatsızlıklara dönüşebiliyor. 




                  Bütün psikolojik rahatsızlıkların sebebine inin temelde özgüven düşüklüğü, aşağılık kompleksi, düşük özsaygı yatar. Hepsinin sebebi de bence kendini sevmemek ve kendine saygı duymamaktır. Kendini seven bir insan aynaya baktığında mutlu olur hayranlıkla bakar kendine çok güzel ya da yakışıklı olmasa da seni seviyorum der. Barışıktır kendisiyle, yüzündeki sivilcelerle, aldığı kilolarla hatta bir ayağının aksamasıyla. Her halini kabul etmiştir, onun gördüğü kusurları değil sahip olduğu değerleridir. Bir eksiği vardır belki ama daha başka artıları vardır. Biraz dili sürçüyor diye küsmez hayata, kaçmaz insanlardan. Kimin ne düşüneceği umrunda dahi olmaz. Güvenle yürür kimseye aldırmadan. Bir de kendini sevmeyen, kendiyle barışık olmayan birini ele alalım: Kendini pek de güzel bulmayan ve belki biraz kilolu birini düşünelim: Aynada kendisine her baktığında fazla kilolarını görüp Ne kadar çirkinsin seni görmek bile istemiyorum deyip aynalara küsüyor. Kendisine hiç bir şeyin yakışmadığını söylüyor sürekli, insanlardan utanıyor ve kaçıyor. Kendisini onlardan çirkin ve değersiz bulduğu için aralarına girmiyor bile. Ve sonra hakaret ediyor kendine.... Şimdi bu iki kişinin psikolojisinin aynı olabileceğini söyleyebilir miniz? Bence asla aynı olamaz. Birinde her kusurula barışık, kendini seven özgüveni yüksek biri varken diğerinde mutsuz, öz güvensiz, asosyal biri var. İşte asıl sorun kendini sevmek ve kendinle barışık olmak.

             Peki kendimizi nasıl sevmeliyiz bunun için ne yapmalıyız:
     
             ➤ Öncelikle bunun neden önemli olduğunu anlamak lazım. Herkes gider ama geriye kalan sadece Sen sindir. 
              
             ➤ Onu anlamaya çalış, hakaret etmek yerine neden öyle davrandığını anlamaya 
             çalış. En sevdiğin arkadaşının derdini dinler gibi şefkatla yaklaş.
        
            ➤ Her gün ayna karşısına geçip seni seviyorum de. Ben değerliyim , ben kendimi her halimle seviyorum....

            ➤ Beğenmediğiniz özelliklerinizde ufak değişiklikler yapın. Kilonuz varsa spor ve diyet yapın, yeni bir tarz oluşturun, kişisel gelişim kurslarına katılın,, kendinizi geliştirin.

            ➤ Eksik yöneriniz olsa da kendinizi önce siz kabul edin ki başkaları tarafından kabul edilip değer görebilesiniz. Her insanın artı ve eksi yönleri vardır. Siz sadece eksilerinize odaklanıp artılarınızı görmezden geliyor olabilirsiniz. Bunun için bir kağıdı ikiye ayırın ve artı yönlerinizi, eksi yönlerinizi yazın ve karşılaştırın. Göreceksiniz aslında o kadar da vasat durumda değilsiniz.

             ➤ Eleştiriye açık olun, bir eleştiri karşısında hemen moral bozup kahretmek kendini azarlamak yerine bu konuda neler yapabileceğinizi düşünün. 

             Aslında kendimizi sevmek için binlerce sebep olmasına rağmen çokta sebebe ihtiyacımız yok bence. Belki hepimiz kendimizi sevdiğimizi düşünüyor ama bunu davranışlarıyla desteklemiyor. Ben kendimi çok seviyorum mesela. Aynaya her baktığımda Bu gün çok güzelimm diye kendimi sevmeyi ihmal etmem. Yaşadığım olaylar sonrası kendime kızmayı bıraktım şefkatle yaklaşmaya başladım ona. Panik yaşadığımda korkaksın, aptalsın diye kızmak yerine sorunun temeline indim ve ona korkma sakin ol ben yanındayım demeyi öğrendim. Ben onun bir çocuk olduğuna inanıyorum. İçimdeki çocuk olarak değerlendiriyorum. Çocukluğumdan kalan korkular, yanlış davranışlar , yaşadığım olaylar sonucu bugün ki ben i oluşturdu. Ama halen orda bi yerlerde bir çocuk var. Yaralanmış, horlanmış, kimse karşısına alıp konuşmamış bile. Sığınıp kalmış bir köşede şimdi korkularını bu şekilde gün yüzüne çıkarıyor. Herkesin içinde büyümemiş bir çocuk var. O çocuğu anlayalım. Korkularını azaltalım. Dertlerini dinleyelim. Aslında neden depresyona girdiğini sorunun ne olduğunu sorup öğrenelim. İnanın şefkatle yaklaştığınızda o çocukla iyi anlaştığınızda her şeyin ne kadar değiştiğini göreceksiniz. O çocuğu keşfedin. Size söyleyeceği çok şey olduğunu göreceksiniz.
 

29 Eylül 2017 Cuma

Ölüm ve Hayat Üzerine...

               


                   Her gün birilerinin ölümüne şahit oluyoruz, görüyoruz yada duyuyoruz. O kadar sıradan geliyor ki, o kadar bizden uzak ki; ne bize ne de sevdiklerimize uğramayacak gibi devam ediyoruz yaşamaya. Bir koşturmaca, bir acele, bir telaş... Bitmek bilmeyen istekler ve ihtiyaçlar. Yakın zamana kadar bende kapılmıştım hayatın bu cilvesine. Ölen birini duyduğumda Allah rahmet etsin demekti sadece benim için ölüm. Konduramazdım sevdiklerime. Adı geçince Aman Allah korusun deyip tahtalara vururdum engelleyecekmişçesine. En sevdiğim, canımın canı babamın ölüm haberini aldıktan sonra dünya başıma yıkıldı sanmıştım. Anlamıyordum. Daha saatler önce konuşmuştum, sapa sağlamdı ve telefon geliyor Başınız sağolsun.... Bu muydu yani bu kadar mı? O benim babamdı, arkamdı, en değerlimdi. Şimdi nasıl olurdu da sadece bir kelimeye sığdırılabilirdi. Günlerce şokunu atlatamamıştım. Aklım almıyordu. Ölüm gerçeği üzerinde belki de hiç durmamış durmak istememiştim. Bi insan saatler önce gülüp kouşurken şimdi nasıl cansız olabilirdi.?  Nasıl böyle soğuk olabilirdi, neydi onu canlı sıcacık tutan.?  Başında duruyorum bakıyorum öylece. Buz gibi, taş gibi.... Kalk baba diyorum ben geldim, kalk... Artık cevap veremezdi çünkü artık sadece bir cesetten ibaretti....

                Bu olay beni ölüm üzerinde bir hayli düşünmeye sevk etti. Meğer ne kadar yakınmış bize. Daha yapacakların var mı diye sormadan, hazır mısın diye beklemeden biniyormuş ensene habersizce. Bize bir nefes kadar yakınmış meğerse. Bu gerçekle her gün iç içe olmamıza rağmen aklımıza bile gelmiyor çoğu zaman bir gün bu hayatın son bulacağı. O kadar kapılıyoruz ki hayatın akışına; bitmek bilmeyen hırslarımız, ihtiraslarımız, isteklerimiz. Çırpınıyoruz yıllarca, kendimizi paralıyoruz biraz daha kazanmak için. Bir evim daha olsun, arabam en güzeli olsun, buyum da olsun şuyum da olsun diye hayatı ıskalıyoruz çalışmaktan. Kalp kırıyoruz, ah alıyoruz peki neden? Hep kendimiz için kendi egomuz için. Halbuki hayat o kadar kısa ki. Kimler ardında neler bırakıp da gittiler yada kim ne götürdü yanında giderken. Ne bu insanoğlunun bitmek bilmeyen hırsları? Elli lira için adam bıçaklayanı, altın için annesini öldüreni ya hu çivi mi çakacaksın sen bu dünyaya ? Ne bu kibir ne bu dünya hırsı. Ne demiş Kanuni : Ölürken elimi tabutun dışında bırakın, görsünler ki Kanuni bile bu düünyadan eli boş gidiyor.... Ne kadar manidar değil mi? 



                 Hayat geçici, bir gün bitecek. Hayat aslında boş değil bence. Diyoruz ya bu dünya boş, hayat boş değil bence sen boş yaşıyorsun. Sen hiç ölmeyecek gibi sadece hırsların ve egon için bu dünya için çalışırsan kırar, yakar, ezer geçersen evet çok boş. Halbuki biz bu dünyaya bir amaç uğruna geldik. Yemeye içmeye değil.... Eğer hayatı sadece yeme,içme ve ölme üzerine değerlendirirsen çok saçma. Bu dünyada elde ettiklerini götürmeyeceksin nihayetinde. İşin aslı bence insan olmakta. İyi insan olabilmekte. Ardından iyi insandı dedirtebilmekte. Bir yüz güldürmekte, bir çocuk sevindirmekte, bir göz yaşını silebilmekte. Bir hayvanı doyurmak, bi yaşlının duasını almak, kalp kazanmak. Ardından çok iyi insandı dedirtmek. Hayat kısa. Belki yarın bile gelmeyecek. Dün ise bitti. Sadece bu gün var. Hayatı dolu dolu yaşamayı bilirsen anlam katmayı becerebilirsen yaşamaya değer. Hem yarın ölecekmiş gibi bu gün son gününmüş gibi doyasıya yaşa, hem hiç ölmeyecekmiş gibi çalış ve çabala. Sarıl sevdiklerine sım sıkı keşke dememek için. Şimdi diyorum babam hayatta olsaydı şunu da yapsaydım, bunu da yaşasaydım. Geç kalmamk için bu gün harekete geç. Yarın olabilir ama sen olmayabilirsin yada sevdiklerin.... Kalın sağlıcakla.

28 Eylül 2017 Perşembe

Anksiyete Bozukluğu




  
            Kelime anlamıyla anksiyete kaygı olarak tanımlanır. Aslında kaygı yaşamın bir parçasıdır ve hayatın devamlılığı için gereklidir de. Yetiştirilmesi gereken bir işte, girilecek bir sınavda , çocukların yetiştirilmesinde yaşanılan kaygılar gayet normal kaygılardır ve bizim günlük işlerle baş edebilmemizi ve olası bir tehlike karşısında hazırlıklı olabilmemizi sağlar. Bu düzeydeki anksiyete kontrol edilebilir düzeydedir ve kişinin günlük işlerini aksatmaz.


            Peki Anksiyete Bozukluğu Nedir ?
           
           Belli düzeydeki kaygı normal dedik fakat kaygı durumu kişinin günlük hayatını olumsuz etkilemeye başladığına Anksiyete Bozukluğundan söz etmek gerekebilir. Bu kişilerde sürekli ve aşırı düzeyde anksiyete vardır. Bu anksiyete günlük hayatı sekteye uğratır. Bu kişiler sürekli bir şey olacakmış gibi endişe duyarlar  ve bunu denetleyemezler. Bu durum günlerce, haftalarca devam eder. Anksiyete bozukluğu demek için ortada bir sebep olmaksızın bu kaygının günlerce sürmesi gereklidir. Örneğin her hangi bir sağlık sorununuz var ve bundan dolayı endişeleniyorsunuz bu durum  normal ama hiç bir şey yokken ya hasta olursam gibi endişeler taşıyıp günlerce bu yüzden kaygı taşıyorsanız anksiyete bozukluğundan bahsedilebilir.

           Ben daha öncede değindim ben psikiyatr yada psikolog değilim bir sağlıkçıyım. Ama psikolojiye kendimi bildim bileli ilgi duydum ve araştırdım. Malesef ki ben de psikolojik sorunlar yaşadım ve atlattım. Bu bloğu bildiklerimi paylaşmak, deneyimlerimi yazmak ve benzer sorunları yaşayan kişilere destek olmak amacıyla açtım. Ben anksiyeteli biriydim. Hemen her olayda en kötü ihtimali düşünüp kendi kendime evham yapardım. Biri bende bu hastalık var dese ya bende de çıkarsa diye korkar, her hangi bir hastalık belirtisi okusam kesin bende de var diye endişe duyardım. Daha mesleğimin başına geçmeden ya başarılı olmazsam gibi senaryolar üretirdim kendimce. Hep bardağın boş tarafını görür en ufak bir sorunda en kötü ihtimali düşünüp kendime kaygı yaratırdım. Ve bu kaygılar zamanla birikti ve ne mi oldu? Sadece psikolojik olan bu durum zamanla fiziksel belirtiler gösterdi. İşte Anksiyete Bozukluğunun belirtileri:


         Anksiye Bozukluğu Belirtileri Nelerdir ?

 
    Belli bir neden yokken yada neden olsa bile gereğinden fazla endişe duyar anksiyeteli kişiler ve bunu denetleyemez. Bunun gereksiz olduğunu bilir ancak kendine engel olamaz ve sakinleşemez. Ufacık bir şey de ortalığı velveleye verir, herkes onları evhamlı olarak tanımlar. Çocuk dışarı çıktı ya araba çarparsa, başım ağrıyor ya tümör varsa gibi sürekli senaryo yazar.Genelde negatif kişilerdir ve çevrelerindekileri de bu durumdan rahatsız olur. Bir de fiziksel belirtiler vardır dedik:  Aşırı terleme, çarpıntı, kas ağrıları, bunalma, tahammülsüzlük,sıcak basması, el ve ayaklarda uyuşma ve terleme Ben gerçekten de çok tahammülsüzdüm ve bir olay karşısında hemen terlerdim ve sıcak basardı. 

             Nasıl Oluşur?

           Genetik faktörlerin de rolü olmakla birlikte genellikle çocukluk dönemlerinde geliştiği söyleniyor. Sorunlu aile ilişkileri, aile içi şiddet gibi durumlar karşısında duyulan yoğun kaygı ve üzüntünün de oluşturabileceği biliniyor. Mükemmelliyetçi kişilerde de görükme sıklığı fazla bence. Çünkü çok detaycılar ve her şeye yetişeceğim, her şey mükemmel olacak diye kendilerini fazlaca kasarlar. İşleri rast gitmediğnde en ufak bir başarısızlığa tahammül edemezler ve kaygı yaratırlar. Bu da ilerde anksiyete bozukluğuna yol açabilir.İnsanların ne dediğini fazlaca önemseyenler de aşırı kaygı yaşamaya sebep olabilir. Çoğu kimsede stresle nasıl baş edeceğini bilmiyordur ve yanlış yöntemler geliştiriyordur. Ben mükemmelliyetçi, kasıntı biri değilim. Öyle işlerim yetişmedi, yok bu ne düşünür hiç takmam. Hatta fazla rahat olduğum söylenir. Peki ben neden anksiyete bozukluğu yaşadım; benim çocukluktan gelen sorunlar, aile içi kavgalar benim kaygılı olmama sebep oldu ve stresi yenme konusunda yardım almadım. Eğer o zamanlar tabi küçüktüm yardım alma şansım olsaydı ne depresyon ne panik atak ne de depersonalizasyon yaşardım. 


           

               Tedavisi Nasıl Olur?
            
              Anksiyete bozukluğu, depresyon, panik atak, depersonalizasyon aslında hepsi birbiriyle ilişkili. Yoğun kaygıdan dolayı anksiyete yaşarsınız ve bu ansiyete çok ileri seviyeye ulaştığında panik atak olusunuz. Bir de buna mutsuzluk falan eklendi mi al sana depresyon. Artık bunları engelleyemiyorsunuz ve stres hayatınızı ele geçirdi hoooop depersonalizasyon... Demek ki en temele dönmemiz gerek bunlardan korunmak için. Stres yaşamamız normal ama bunun hayatımızı ele geçirmesine izin verirsek o zaman sıkıntı başlıyor. 

            Anksiyeteli yani kaygılı biri olmak kader değil bence. Bana sorarsanız ilaç falan hikaye stresi kontrol altına almakla başlamamız gerekli bu da daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi bilinç altına olumlu mesajlar kaydetmekle mümkün. Anksiyete aslında iç sesin ta kendisi. Susmayan İç Sesi yazımda detaylıca anlatmıştım. Sürekli ya bu olursa ya şöyle olursa diye konuşur durur. Konuşması sıkıntı değil ona kulak verip uygularsak işte onun esiri oluruz. Onun düşüncelerinin boş olduğunu ona göstermemiz gerek. Her dediğine mantıklı bir açıklama yaparak aslında ne kadar mantıksız olduğunu gösterebilirsiniz. Belli bir süre sonra kabul edecektir ve susacaktır. Ben öyle yaptım, onu susturmayı öğrettim. Aklıma her acaba, ya ile başlayan bir cümle geldiğinde neden öyle olsun diye sorarım ya da yok böyle böyle olacak çünkü... diye başlayan bir açıklama yapıyorum ve susuyor. Bunun dışında tabi ki doktorunuza gidin, iacınız varsa kullanın ama en önemlisi farkındalığınızı artırın.İnanmak başarmanın yarısı demektir. Kalın sağlıcakla...

27 Eylül 2017 Çarşamba

Gözleri Çizdirdim:)




           Şu çizdirdim lafına da ayrı tav oluyorum zaten, ben ti ye alıyorum çizmek ne abi. Harbiden herkes soruyordu cidden nasıl çiziyorlar diye. Ya yok öyle bir şey. Bir şehir efsanesidir almış başını gidiyor. Ameliyet diyelim mi bilmiyorum küçük on dakikalık bir operasyon kendisi. En zoru bu ameliyata karar vermek. İçeri girene kadar acaba doğru mu yaptım, ya gözlerime bir şey olursa diye korkmadım değil. Bu kısmı atlattıysanız eğer operasyon ortalama 5 dakika falan sürüyor. Evet o kadarcık. Şimdi aşama aşama anlatacağım belki olmak isteyen arkadaşlar vardır onlara da fikir olsun:

         İlk Gün ve Operasyon

         İlk gün tam muayene oluyosunuz. Yaklaşık bir saat sürüyor. İşte değişik değişik makineler var ve hepsinde farklı ölçümler alınıyor. Önce gözünüze bir damla damlatıyorlar göz bebeğini büyütmek için. On beş dakika bekliyorsunuz. Bu sırada damlanın etkisiyle hipermetrop oluyorsunuz ama korkmayın geçici bir durum. Sonra sizi farklı odalara alıp farklı makinelerle gözünüze bakıyorlar. Göz haritanız çıkarılıyor, kornea kalınlığınız inceleniyor, göz tansiyonu gibi hastalıkların olup olmadığı inceleniyor. Tüm kontroller bittikten sonra doktorunuz inceliyor ve gözünüz için hangi yöntemin olup olmayacağı hakkında bilgi veriyor. Benim korneam inceymiş o yüzden sadece Lasek yöntemi uygulanabilirmiş. Lasek yöntemi hakkında ufak bir bilgi vereyim ; en eski yöntem bu yüzden de diğer yöntemlere nazaran daha ağrılıymış. Ama kornea kalınlığına dokunulmadığı için güvenli bir yöntemmiş. Ben de tamam yapalım o zaman dedim ve  akşam üzeri operasyon için hazırlanıp geldim. Önce bir sakinleştirici verdiler ve operasyon kıyafetlerini giydirip bekleme odasına aldılar. Beş dakika falan bekledikten sonra içeri alıp uzunca bir yere yatırdılar üzerinde makineler vardı. Ürktüm açıkçası o manzaradan. Sonra gözlerime damla damlattılar bu damla gözlerimi kırpmamı engelleyecekmiş. Doktor hanım kısa bir bilgilendirme yaptıktan sonra gözlerimi açık tutmaya yarayan birer alet taktılar gözlerime. ( bakınız resim 1) Kesinlikle acı olmuyor sadece biraz baskı oluyor o kadar. Önce gözlerimi bildiğin su ile yıkadılar. Bayağı bir su boca ettiler ve bir fırça ile gözümün korneasını sanki süpürür gibi yapıyordu. Acı hissetmiyordum ama olanları görmek biraz ürkütüyordu beni. Fırçalama işleminden sonra ha bu arada yaptığı olay korneayı sıyırıp kenara almakmış. Diğer yöntemlerde korneayı keserken bu işlemde sıyırıyorlar. Sıyırdıktan sonra yukarıda bi ışık vardı oraya bakmamı ve gözlerimi kaçırmamamı söyledi. Bu arada yaptığı her işlemi anlatıyordu. O ışığa on saniye baktım. Sadece bir ışık vardı ve ardından bildiğin yanık et kokusu geldi ve bitti dediler. Sonra diğer göze aynı işlemi uyguladılar. Ve geçici birer lens taktılar gözlerime. 3 gün sonra çıkarılacakmış.Totalde 5 dakika sürmüştü ve tamam geçmiş olsun. Bu kadar mıydı yani şimdi bende herkes gibi görecek miydim :? Neveeet  görüyorruumm , görüyorummm😃 
resim 1( işte o alet:))

            Açıkçası bu nasıl görmek böyle dedim kendi kendime. Nasıl dersiniz sanki gözümün önünde tül perde vardı. Her şey bulanık. Zaten doktorum söylemişti bu yöntemde tamamen numaranın oturması 3 ile 6 ay da gerçekleşir ama bir haftada normal seviyeye gelir demişti. Ama bu kadar kötü beklemiyordum açıkçası. Neyse damlalarım yazıldı, bir de gelirken güneş gözlüğü getirin demişlerdi sebebini şimdi anlıyorum kesinlikle bakamıyorum ışığa. Ordan ayrıldık, etrafıma bakıyorum görüyor muyum diye evet mesela önümdeki arabanın plakasını bulanıkta olsa okuyordum. Yavaştan anestezinin etkisi geçmeye başlamış olacak ki yanmalar başlamıştı bile.


             İlk Akşam  

            Eve vardığımda anestezinin etkisi geçmişti ve sanki gözümün içinde kızgın kum yada acı biber falan vardı. O derece yanıyordu, batıyordu ve kesinlikle açamıyordum gözümü. Işıkları kapatmama gözlük takmama rağmen yine de yoğun ışığa bakıyor gibi rahatsız oluyordum. Saatler ilerledikçe gözlerimin ağrısı artmış ve deli gibi yaşarmaya başlamıştı. Bu nasıl bir ağrıydı böyle , şimdi Diazemi akşam neden almam gerektiğini anlaıyordum. Diazem ve bir ağrı kesici alıp uyumayı denesemde saatler boyu başaramamış ve en sonunda sızıp kalmıştım. ( bakınız resim 2)

resim 2 ( aynen bu durumdaydım)


            Operasyon Sonrası İlk Gün 

           Sabah uyandığımda gözlerimi açmam mümkün olmamıştı. Olabildiğince şişmiş durumdaydı ve feci şekilde yanma ve batma vardı. Işıktan açamıyordum bile. Gözlüğümü takıp takılmaya başladım. Sulanmalar ve ağrı devam ediyordu. Görmem çok kötüydü.Açıkçası tedirgindim....

           Operasyon Sonrası İkinci Gün

           Zar zor da olsa gözlerimi açabiliyordum. Belki de lensten dolayı içinde kızgın kum vardı sanki o şekilde batıyor ve ağrıyordu. Ertesi gün lensleri çıkarttırmaya gidecektim. Evin içinde güneş gözlüğüyle yatıp kalkmaya başlamıştım. 


          Operasyon Sonrası Üçüncü Gün

          Bu gün lensleri çıkarackalrdı belki bir nebze rahat ederm dedim. Lensler çıktı, evet rahatladım o batma hissi geçti ama görmem çok kötüydü. Bunun normal olduğu söylendi. Lasekte görüş yavaş yavaş düzeliyormuş; yanma , batma , tüm şikayetkklerim bir haftada kaybolacakmış.


        Operasyon Sonrası Yedinci Gün

         Gözlerimdeki yanma ve batmalar geçmiş, ışığa duyarlılık azalsa da fazla ışıkta rahatsız oluyordum. Görmem bulanık ama günlük işlerimi yapabiliyorum. İki gözüm arasında netlik farkı var bakalım ilerleyen zamanlarda nasıl olacaktı


        Operasyon Sonrası Bir Ay

       Operasyondan yaklaşık bir ay geçmişti. Yanma, batma ,ağrı kalmamıştı. Fazla ışıkta duyarlılık vardı ki normal göze göre artık fazla duyarlı olacakmış. Şu an 9. aydayım ve halen güneşte rahatsız olurum, gözlüksüz dışarı çıkamam. Görmem baya düzelmişti. Kontrollerde her şey normaldi, damlaları kullamaya devam edecektim. İki göz arasında ki farklılık az da olsa vardı. Bu da zamanla düzelecekmiş. Görmem çok çok net değil ha gözlüksüz uzağı gayet görüyorum ama nasıl diyeyim bir numara kalmış gibi. Aslında kontrollerde numara kalmadığı görülüyor ancak korneya sıyrıldı sonuçta o doku tam iyileşmediği için sanki bir perde var gibi gözümde. Kornea iyileştikçe bu durumun geçeceği söylendi.


        Operasyon Sonrası Üçüncü Ay

        Suni gözyaşı damlası dışında diğer damlaları kullanmıyordum artık. İki gözün netliği aynı seviyeye ulaştı. Görmem her geçen gün daha iyiye gidiyordu. Ama geceleri daha az görüyordum. Hafif ışık yansıması vardı bunun da zamanla azalacağını düşünüyordum. Zaten numaraların tam oturmasının üç ile altı ayı bulacağı söyleniyordu.Kontrollerde sıfır numara çıktı ve çok iyi olduğu söylendi.Gece ışık yansımasının olması canımı sıkmıyor değildi.

       Operasoyon Sonrası Altı Ay

       Evet gözlerim olması gereken seviyeye gelmiş durumdaydı. İki gözümün netliği de aynıydı. Görmem oldukça iyiydi. Kontrollerde yüzde yüz elli görüyordum. Sıfır numara. Lakin gözler eskiye nazaran daha hassas oluyor. Çok ışıklı ortamda rahatsız oluyordum. Güneşli günlerde mutlaka güneş gözlüğü kullanıyorum.



        
                Şu an operasyonun üstünden 9 ay geçmiş durumda. Memnun muyum genel anlamda evet. Biraz geç iyileşti ki bu bana zaten söylenmişti diğer yöntemlerde hemen ertesi gün net görebilirken bende 6 ay sürmüştü.  Ama uzanarak kitap okumak, film izlemek, yağmurda rahatça dolaşmak, istediğin güneş gözlüğünü alabilmek çok güzel. Hele ki en güzeli sabah kalktığında saati görebilmekti bence. 3.5 derece miyop 1 derece astigmatlı biri olarak burnumun ucunu göremezdim gözlüksüz. Bir defasında gözlüğüm kırılmıştı da yanlış otobüse binmiştim bir keresindede denizde eşim yerine başka birinin yanına gitmişim :)))) İleri derece kördüm yani. Gözlüksüz olmak özgürleştirdi beni. Makyajım artık daha bir güzel görünüyor. Yani yine olsa yine yaparım. Arada kuruluk oluyor evet özellikle bilgisayarda fazla takılınca oda zamanla tamamen geçecek bir sorunmuş. Şimdilik suni göz yaşıyla idare ediyorum bu durumu. 

        Gözlükte olsa bir şeye bağımlı olmak kötü doğrusu. Sokakta kırıldığında çırılçıplak gibi ortada kalabiliyorsun. Bunu gözlük kullanmayan bilemez tabi. Ben tavsiye ediyorum. Ha 10 sene sonrasını bilemem ne olur ama teknoloji çok ilerledi her hangi bir komplikasyon olacağını sanmıyorum. En kötü ihtimal yıllar sonra 0.5 yada bir derece tekrar numara artması olabilirmiş. Ama aynı numaraya yükselmezmiş yani öyle diyorlar. 1 numara da gözlük kullanmayı zorunlu hale getiren bir durum değil zaten. Hem 40 50 yasımda gözlük taksam da olur bence şu anlarımı kısıtlamasın yeter. Sağlıcakla kalın:)



26 Eylül 2017 Salı

Bir Zamanlar Gözlüklü Ben






        Evet bende bir zamanlar dört gözdüm :) Bir zamanlar diyorum çünkü gözlük kullanmaktan artık nefret etmemle gözlerimi çizdirmeye karar vermiş ve bıçak altına yatmıştım. O başka konu onu anlatıcam. Forumlarda çok görüyorum bu ameliyatı olmaya karar verip de cesaret edemeyenleri, yok işte o zaman niye doktorlar gözlüklü falan diye soranları. E bi yerde haklılar tabi. Gidiyosun Dr. Bey ben ameliyat olcağım ya çizdirsem mi ne dersiniz diyorsunuz ve adam kafasını kaldırıyor 5 numara bardak dibi gözlük. Şimdi bu adam Valla süper çizdir kurtul derse ne kadar inanırsınız değil mi. Ama belki adamın gözlük kompleksi yoktur, mutlu mesuttur gözlüklerinden bir de böyle bak yani:) Neyse o sonraki konu demiştim. Bu yazımda gözlüklü geçen yıllarımı deneyimlerimi anlatasım geldi. Sizin de komik hatıralarınız varsa yorum olarak bizimle paylaşabilirsiniz:)


               Ben her zaman inek bir öğrenci oldum. Bildiğin inek işte. Ders aralarında bile ders çalışan, hocaların peşinde soru çözdürmek için koşan, ha bir de yazılıda kimseye göstermeyip araya alınmayan , şu 95 alıpda niye 100 almadım diye ağlayan şu gıcık kız vardı ya hatırladın sen, hah işte tam olarakda o bendim. Abi harbi gıcıktım ya. Deli gibi notlar tutar hazırlar bir de kimseye vermezdim. Sınıfta sanırım en çok benden nefret ederlerdi. Ay konu buraya niye geldi ki:))) O aralar yeni yeni gözlerim bozulmaya başlamış sanırım kitaplara gömülmenin de etkisi olabilir. Tahtayı falan okuyamıyorum neyse göz doktoruna gitmemle nur topu gibi bir miyop astigmat gözlüğüm olması bir olmuştu. İyi hoş da nasıl takacaktım ben bunları? Nasıl çıkacaktım insan içine? Nasıl bakacaktım milletin yüzüne Allahııııımmm... Abartmıyorum durum benim için o kadar vahimdi. İnek lakabım tam anlamıyla layıkını bulmuş ve ben bir adet Harry Pother gözlüğümle sanki milletin alaycı bakışları arasında okul yolunu tutmuştum. Hayır imajımı desteklemesi güzeldi; elde kitaplar, baş dik, gözde gözlük tam ideal öğrenci tipi amma velakin bir yandan güzel, çekici yanıma da kilit vurmuştu bu gözlük sanki. Benim için bir kız gözlük takıyorsa güzel, çekici, seksi olamazdı. Olsa olsa sempatik , şirin falan olurdu o da benim işime gelmezdi. Ama oldu bir kere belki ilerde param olursa ameliyat falan olurum diyerek avuttum kendimi ama dünyayı çerçeve arkasından görmeye uzun bir süre alışamadım. Hayır yukarıdaki adama bakacaksın gözünü kaldırıp bakamıyorsun bir kere . Kafanı bir 45 derece yukarı kaldırman lazım. Makyaj yapıyorsun gözümün dibine gelmeden görmen mümkün değil. Yağmur yağar ıslanır harıl harıl silecek bir şeyler ararsın bulamazsın sonra t shirtüne falan silmeye çalışırsın sonra o camlar çizilir. Dışardan içeriye girersin ya da otobüse binersin bir anda dünyan kararır, camların buğulanır, çıkarıp sileyim dersin bu kez göremezsin. Kahve içersin arkadaşalarınla kahvenin dumanından gözlüklerin yine buğulanır ve sen yine utana sıkıla çıkarıverirsin. Denize giremezsin, çıkarayım dersin göremezsin. Zor iştir gözlük kullanmak çoook zor iştir. Gitsen gidemezsin mahkumsundur o çerçeveciklerine:))


      Yıllar geçtikçe artık yeni tarz gözlüklerin çıkmasıyla ben de trendlere uymuştum tabi. En bir sevdiğim siyah kemik çerçeveler. Cool, rahat hatta çekici. İş kadını hayalimle nasıl da bağdaşıyordu... Kalem etek, siyah saçlar, kırmızı rujum vee kemik gözlüklerim tam  bir efsane. Artık vazgeçilmez mecburiyetlerim değil aksesuarlarım olmuştu kendisi. Çeşit çeşit renk renk kemik gözlükler. Çok da yakışıyodu ama ben gözlüksüz önümü bile görememekten, gözlüğüm kırıldığı için  kör gezmekten, milleti tanıyamamaktan çok sıkılmış olacaktım ki yetti gari dedim ve iyi bir doktor araştırmaya karar verdim. Tabi aylarca buna karar veremedim göz bu yani boru değildi. Niye Steve Jobs' un parası mı yok diyen o aklı bulandıran arkadaş tayfası olmasa çoktan olurdum da neyse....  Velhasıl kelam ben olacam arkadaş dedim ve iyi bir hastane ve doktor bulup muayene olmaya gittim ve sonuçta ameliyatımı oldum. Şu an yüzde yüz elli görüşüm yani gözlükle bile bu kadar net değildi. Diğer yazımda bu süreçten bahsedeceğim kalın sağlıcakla....

25 Eylül 2017 Pazartesi

Bağırsak ve Depresyon İlişkisi




     Bu ikili arasında nasıl bir ilişki ola ki diye düşünebilirsiniz şahsen ben öyle düşünmüştüm. Bir sağlıkçı olarak bu gibi konulara oldukça merakım var tabi bir de işin içinde psikoloji olunca tam da benim ilgi alanıma girmesinden epey bir araştırma yaptım diyebilirim bu konuda. Nöro bilimciler bağırsaklara ikinci beyin adını vermişler çünkü orada ki nöronlar ve reseptörler beyindekiyle aynıymış.Yani bağırsaklarımızda da milyonlarca sinir hücresi bulunmakta ve sinir sistemimizle bağırsaklarımız doğrudan ilişkili. Hani aşrı stres yaptığımızda mideye ağrı girer yada korktuğumuzda karın ağrısı yaşarız, aşık olduğumuzda içimizde kelebekler uçuşur... İşte hepsinin sebebi buymuş.


       Benim en çok dikkatimi çeken şey mutluluk hormonu olarak bildiğimiz seratoninin %95 inin bağırsaklarda % 5 inin ise beyinde salgılanıyor olması oldu. Anksiyete, depresyon gibi psikolojik hastalıklarda seratonin eksikliğini düşünürsek demek ki bu kişilerin bağırsaklarında sorun olmuş oluyro ve boşuna mı antidepresan kullanıyoruz diye de bir soru takılmadı değil aklıma... Antidepresan kullanan biri olarak bu konuyu bir hayli araştırdığımda sandığım gibi depresyon vakalarının bağırsak floraları incelendiğinde bu kişilerin bağırsak floralarının bozuk olduğu görülmüş. Tabi benim aklıma hemen küçükken sürekli dışkılama sorunları yaşadığım doktor doktor dolaştığım aklıma geldi. Ne yani benim sorun beyinde değil bağırsaklarda mıydı o zaman???? Peki floram bozuk diyelim bu florayı nasıl iyileştirecektim????? İşte araştırmalarım ve uyguladıklarım:

          ➤ Bol bol probiyotik gıdalarla beslendim. Ev yapımı yoğurt, ev yapımı turşu, ev yapımı sirke, şalgam yani fermente gıdalar. Ev yapımı olması önemli çünkü marketlerdeki ürünler doğal yollarla fermentasyona uğratılmıyor.

         ➤Bol bol lifli gıdalarla beslendim.Meyveleri posalarıyla yedim.
  
         ➤Şekeri hayatımdan çıkardım. Şeker bağırsak florasına en çok zarar veren şeymiş.Şeker dediysem sadece çay şekeri olarak düşünmeyin; meyve suları , ekmek, her türlü tatlı, bisküvi vs..

        ➤ Kemik suyu içtim. Kemik suyunun çok şifalı olduğunu biliyoruz bağırsaklar dolayısıyla beyin içinde çok faydalıymış

        ➤Bol sıvı tükettim, başta su tabi.
  
          Tüm bunların bana faydaları oldu mu tabi ki oldu. Tedavi sürecimin bir parçası oldu bu beslenme şekli. Hiç bir şey mucize değildir. Ne ilaç ne besin. Her şey bi kombinasyondur bence. Bende beslenmeme dikkat ettim. En belirgin özelliği Hipoglisemi yani kan şekeri düşüklüğü ataklarımın bitmesiydi.Sanırım bunu da şekeri bırkmama borçluyum.


         Sağlıklı bir beyin istiyorsak bağırsaklarımıza iyi bakmamız gerekiyor. Eğer kronik depresyon, panik atak, anksiyete hastasıysanız, sürekli  karın ağrısı yaşıyor ve kabızlık ishal gibi sorunlarla sık sık karşılaşıyorsanız bağırsak sağlığınız tehlide olabilir. Onları koruyun. Onlar bizim ikinci beynimiz.

         

 

Susmayan İç ses ve Olumlamalar

               


               İç sesimin sustuğunu ya da olumlu şeyler söylediğini hiç hatırlamıyorum. Ya yapamazsan, Ya başarısız olursan, Ya hasta olursan, Annene bir şey olursa ya ile başlayan binlerce cümle. Bir dikkat edin gün içerisinde iç sesinize kulak verin göreceksiniz hep olumsuz , hep karamsardır. Ne zaman bir işe yeltensek hemen Ya başasız olursan diye endişelendirmeye başlar. Gün içinde artık onun  esriri olmuşsunuzdur. Esiri diyorum çünkü onun hissettirdikleri gibi yaşamaya başlamışsınızdır. Fenalaşacaksın diyor fenalaşıyorsun, konuşamazsın diyor konuşmaktan kaçıyorsun, başaramazsın diyor yanaşmıyorsun bile. Hep kısıtlıyor seni hep küçümsüyor. Sen ona kulak astıkça daha bir esip gürlüyor. Anksiyeteli biri olarak bunu çok iyi biliyorum. Ya ile başlayan senaryolar ve sanki grçekleşmiş gibi endişe yaşamalar... Buna bir dur demek lazımdı. Terapistim dediği gibi bu asılsızca beynimde dönüp dolaşan düşüncelere bir çomak sokmak lazımdı. Ama nasıl ?????

             Önceleri bu fikirlere kapılıp; olmuş yada olacak gibi endişe yaşardım. Kalbim çarpar, içimi hemen sıkıntı basardı. Resmen beynimde yaşardım olayı. Bir süre sonra bu fikirlerin asılsız olduğunu ve gerçekleşmeyeceğini kabul ettim. Peki aklıma gelmesini nasıl engelleyecektim asıl mesele buydu. Madem o bir sadece bir histi ve sesten ibaretti bu sesleri durdurmanın da bir yolu olmalıydı. Ben yıllarca hep olumsuz fikirleri tekrarlayarak bilinçaltıma iyice kazımıştım ve Bilinçaltı çöplüğü yazımda bu konuya değindim bilinçaltımda bunu kaydedip o şekil davranmaya başlamıştı. Demek ki bunu tersine çevirmekte benim elimdeydi: Bilinçaltına olumlu mesajlar kaydetmek.... İşe önce iç sesimi dinleyerek başladım. Bana neler söylüyordu ve neler konsunda endişelendiriyordu??? Depersonalizasyon yaşadığım zaman da kalabalığa çıkamadığımı anlatmıştım. Bir defa orda atak geçirdiğim için sürekli yine atak geçireceğimi sanıyordum yani '' o '' öyle diyordu. Hayır bunu kabul edemezdim. Başta söylediğini yaptım ama ben ona itaat etikçe o benden fazlasını istedi. Kriz geçirirsin, bayılırsın, rezil olursun diye beni bütün insanlardan izole etti. Ama ben ne yaptım: '' Bi dur bakalım sen'' dedim. Burda artık senin borun ötmeyecek dedim ve ona bu söylediklerinin yanlış olduğunu gösterdim.Zafer Benimdi yazımda bu süreçten bahsetmiştim. Daha önce olumlamalar hakkında pek bir bilgim yoktu.Açıkçası saçma bile bulmuştum. Kendi kendime ben iyiyim demekle nasıl iyi olacak mışım, nasıl başarılı olunacakmış telkinle diye düşünenlerdendim. Ama bilinçaltının nasıl çalıştığını ve yaşanan söylenen her şeyi kaydettiğini öğrenince mantığı anladım:  Bilinçaltına olumlu mesaj kaydetmek, yani olumlamalar yapmak.

              Olumlamaları Nasıl Yaptım Peki : Önce iç sesine kulak vermelisin. Verdiği yanlış telkine mantıklı bir cevap vermelisin ki sussun. Mesela topluma girince fenalaşaksın dediğini ele alalım :

         _Topluma girme,rezil olacaksın herkese....

        .... Neden rezil olayım ?

        _ Fenalaşırsan,bayılırsan rezil olursun....
       
         .....Peki bu güne kadar bayıldım mı hiç?

         _Hayır...
       
         ....Her hangi biri bayılınca birilerinin ona güldüğünü gördüm mü?

         _Demek ki eğer bayılırsam kimse bana gülmeyecek ve rezil olmayacağım...

     ........


        Gördüğünüz gibi sustu, susturdum onu. Telkinlerine mantıklı cevaplar verince asılsız olduğunu anlayacak ve susacaktır. Eğer iç sesiniz sizi sürekli rahatsız ediyorsa bu metodu kullnarak onu alt edebilirsiniz. 

       Gelelim olumlamalara... Olumlama ; bilinçaltımıza olumlu mesajlar yollamak diyebiliriz kısacası. Olumlamaların en etkilisi 21 gün devam edilmesidir. Çünkü bilinçaltınıza yerleşmiş bir sürü mesaj vardır bunları yok etmek için belli bir süre gereklidir.
      
       Peki neden 21 gün? Yapılan araştırmalar göstermiştir ki bazı davranışları alışkanlık haline getirmek için 21 gün sürekli yapılması gereklidir.Yani çayını şekersiz içemeyen biri 21 gün şekersiz içerse artık şekersiz içmeye alışacak, sigara içen biri 21 gün boyunca sigarayı içmezse artık canı sigara içmeyecektir demektir. Hani eskilerden bir laf vardır bir şeyi kırk kere söylersen olur, bi çocuğa sürekli aptal dersen aptal olur evet bunların gerçeklik payı var çünkü sen aptalsın dersen çocuğa beyin bunu hafıza alacak ve aptal gibi davranmaya başlayacaktır. Bu bir nevi plasebo etkisine benzer. İyi geleceğine inandığın bir ilaç seni iyileştirirken, bu bana yaramaz dediğin ilaç gerçekten işine yaramayacaktır. Bu sana inanılmaz geliyor öyle değil mi? Bende buna pek inanmazken yaşadığım bir olay düşünce gücünün gücünü anlatmıştır bana. Bir gün servise bir hasta geldi. Her yeri kırık, acıdan kıvranıyor. Defalarca analjezik yani ağrı kesici yapmamıza rağmen bana mısın demedi. En son plesebo etkisi yaratmaya daha doğrusu denemeye karar verdim. Çektim 5 cc mayiyi bildiğin tuzlu su serum işte canım hastaya en kuvvetli ağrı kesiciyi yapıyorum birazdan bir şeyin kalmayacak dedim ve ben şooook... Beş dakka sonra hastam Kızım sen ne verdin aban hiç ağrım kalmadı dediğinde gözlerime inanamamış ve düşüncenin gücüne hayran kalmıştım.


 
     Sizler de olumlamaların bu güzel etkilerinden yararlanarak bilinçaltınıza olumlu mesajlar yerleştirebilir, iç sesinizin yönğnü değiştirebilirsiniz. Size bir kaç tane olumlama örneği ; mesela özgüven sorunu yaşıyorsanız;  Ben özgüveni yüksek biriyim, ben kendime çok güveniyorum, ben her şeyi yapabilme gücüne sahibim, ben kendime inanıyorum... Başarılı olmak için ; Ben her alanda başarılı biriyim, ben başaracağıma inanıyorum, ben kendime inanıyorum gibi örnekleri artırabiliriz. Olumlama yaparken Ben kelimesini her cümlede kullanmaya dikkat edin ve olumlamaları inanarak güçlü bir sesle söyleyin. Bir kaç gün içinde bile farkı hemen görecekseniz. Unutmayın her şey düşüncede başlar diyorum ve yazıı Mevlana' nın şu müthiş sözleriyle sonlandırıyorum:

            Kardeşim sen düşünceden ibaretsin.
            Geriye kalan et ve kemiksin...
            Gül düşünür gülistan olursun,
            Diken düşünür dikenlik olursun.








21 Eylül 2017 Perşembe

Biliçaltı Çöplüğü

            


             Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ben psikolog yada psikiyatr değilim. Ama psikoloyije büyük ilgi duyan hakkında araştıran, kitaplar okuyan, filmler izleyen ve malesef bir çok psikolojik hastalıkla uğraşıp atlatmış biri olarak burda bildiklerimi ve tecrübelerimi paylaşıyorum. İşin bilimsel ve teori kısmıyla ilgilenmiyorum. Şu nedir, bu nedir, vücudumuzun bilmem kaçta kaçı sudur da bilmem ne  o kısımlar beni çok  sarmıyo açıkçası o yüzden bilinçaltı yazımda da  uzun uzadıya bilinç nedir biliçaltı nedir gibi şeylere pek değinmeyeceğim:) 

           Yıllardır hep beynimizin sadece % 10 luk bir kısmının kullanıldığı söylenir. Peki ya geri kalanı... İşte geri kalan kısım bilinçaltımızı oluşturur. Bilinçaltını geri dönüşüm kutusuna benzetiyorum ben. Daha küçücük bebekken bile ebeveyinlerinden gördüklerini ve duyduklarını hemen bilinçaltına atar ve zamanı geldğinde ise bunu kullanır.Bilinçaltımız bizim nasıl yaşayacağımızn göstergesidir aslında. 

          Bilinçaltı her şeyi sorgusuz sualsiz, yanlış doğru demeden hemen depolar. Bunun iyi yanları da var kötü yanları da elbette. Mesela dikkat ettiniz mi bilmiyorum araba kullanırken biriyle konuşuyorsunuz ve bir bakıyorsunuz gideceğiniz yere gelmişsiniz. O esnada dikkat etmeden vitese, devriyaja basmışsınız, durmuşsunuz ve gideceğiniz yere gelmişsniz. İşte bunu bilinçaltının öğrenilmiş davranışları kaydetme özelliğinden dolayı yapmışsınızdır. Peki ya kötü olaylar ne olacak?... Bir konuşma yapacaktınız ve heyecan yaptınız, tüm konuşacaklarınızı unuttunuz. Birden terlemeye başladınız, çarpıntı hissettiniz ve konuşmayı yarım bıraktınız. Ve bu korku bilinçaltına şu şekilde depolandı:  ''Sen toplum önünde konuşamıyorsun, sen heyecanlı birisinn, hiç bir şeyi beceremiyorsun''... Bu kişi bu olayı bilinçaltına kaydettiyse eğer ileriki yıllarında aynı ortamdan kaçınma davranışı göstermesi ve aynı şeyleri hissetmesi olası bir durumdur.Demek ki yaşantımıza,davranışlarımıza bu kadar etki edebilen bir sistem var ise ve müthiş bir depolama yeteneği varsa neler kaydettiğimize dikkat etmek gerekir. Bilinçaltını adeta bir çöplüğe dönüştürmek, kaydedilen her anıyı tekrar yaşamaya ve aynı hisleri hissetmeye sebep olur. Evet, bende bunu ilk öğrendiğimde biraz şaşırmıştım. Anıların saklandığını biliyordum ama mesela bir travma yaşadım yada üzücü bir olay ve üzerinden yıllar geçti. Biz unuttuk sandık belki ama bilinçaltımız unutmadı. O olayı hatırladığında ya da her hangi bir çağrışım yaptığında o anı tekrar yaşayıp yine aynı kaygıyı tekrar duymaya sebep olacaktır. Yukardaki konuşmacı örneğindeki kişiyi düşünürsek ; bir konuşma yapacağı esnada ya da kalabalık önüne çıkması gerektiğinde bilinçaltında depolanan konuşamayacaksın, rezil olacaksın mesajı direk bilinçaltı tarafından verilecek ve kişi yine aynı belirtileri gösterecektir. Terleme, çarpıntı vs... Köpek görüp panik geçiren biri  sen köpek görünce fenalaşıyorsun atak geçiriyorsun olursa eğer kişi her köpek gördüğünde çağrışım yapacak ve panik atak geçirecektir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Biraz düşünün istersiniz...Sizin çöplüğünüz de neler saklı ???

          Bilinçaltını bir geri dönüşüm kutusu olarak kullanmamakta asıl mesele. İyi anıları tabi ki saklayın hem de sonsuza kadar ama eski aşkınızdan mı ayrıldınız onu geri dönüşüme yollayıp, çıkarıp anıları yadedip üzülmek yerine onu kalıcı olarak silmeyi deneyin. Olumsuz her mesajı o an farkederek olumlu mesaj şeklinde kaydetmeyi deneyin. Bu başta kolay olmayacaktır ancak deneyerek bu başarıya ulaşabilirsiniz. Basit bir benzetme yapalım : Konuşma yapamayıp heyecanlandın. Burda kendimize mesajımız; sen toplum önünde konuşamıyorsun olacaktır. Oysa ki o anda bu mesaja müdahale edebiliriz , tabi ki yerine olumlu bir mesaj yollayarak. Bu kez biraz heyecanlandım ama aslında ben iyi bir konuşmacıyım. Bitti bu kadar basit aslında. Her gün binlerce mesaj yolluyoruz kendimize ve çoğu olumsuz oluyor. İç ses insana hep olumsuz telkinlerde bulunur çünkü. Bunu aşmanın güzel bir yolunu buldum ben. Olumlama... Belki duydunuz olumlamarı, kendinize olumlu telkinler vermek ve bilinçaltına kaydetmek. Bununla ilgili bir yazım olacak o yüzden burda sıkmak istemiyorum sizleri.

            Dostlar ben kendi hayatımı bir irdeledim de neden yıllarca depresyon,panik atak yaşayıp kaygılarımdan kutulamadım bunu terapilerde anladım ki bilinçaltım yaşadığım olaylar sonucu kaydettiğim mesajlarla doluydu. Sende depresyon var, sen kavga sırasında fenalaşıyorsun, bu hastalık geçmeyecek, sen agresif birisin, hatta eski aşkım vardı unutamadığım :) sen onu unutamazsın diye kaydetmişim beynime ve gerçekten de bunların hepsini yaşıyordum. İşe o mesajları değiştirmekle başladık. Her olumsuz mesajı olumlu ile değiştirdim ve kendime her gün olumlama yaptım. Sonuç mu : Kaygılarımdan kurtuldum ve eski aşkımı unuttum :))) Demem o ki siz de bir yatırın kendinizi masaya bir düşünün neler var o çöplükte. Hepsini bulun ve yok edin.Sırtınızda bir çuval düşünün. Her olumsuz anıyı da birer taş... Siz sürekli çuvalınızı taşlarla dolduruyorsunuz ve gün geliyor aslında ufacık dediğiniz taşlardan dolayı yürüyemez hale geliyorsunuz. Onları biriktirmeyin. Alın avucunuza ve olabildiğince uzaklara atın, hafifleyin. Yada benim gibi somutlaştırın.... Bir kağıda aklınıza takılan her şeyi yazın. Her olay için farklı bir kağıt. Sonra o kağıtları yakın.... Onlar yanarken sanki üzerinizden birer yük kalktığını inanın hissedeceksiniz. Değişim beyinde başlar ve inanç her şeydir...

19 Eylül 2017 Salı

Yeni Bir Sen...

                 
Belki şu an çok çaresizsin, belki bunları hak edecek ne yaptığını merak ediyor sürekli sen hayatın bitti, her şey bitti artık benden bir şey olmaz diye düşünüyorsun. Her şey seni boğuyor ve kimsenin seni anlamadığını düşünüyorsun. Hayatla ölüm arasında bir yerdesin. Ne yaşadığın belli ne de öldüğün. Araftasın....Koskaca bir boşlukta. Sanki dipsiz bir kuyudasın. Hissiz, bi çare. Oysa ki eskiden ne kadar mutluydun, sanki o fotoğraflarda ki sen sen değilsindir. Aynada gördüğün yüze anlamsızca bakıyorsun bu kim diye. Bir daha güneş eskisi gibi doğmayacak, sen eskisi gibi gülüp konuşamayacaksın. Her şey buraya kadardı. Gittikçe karanlığına ve yanlızlığına gömülüyor belki zamanını dolduruyorsun. Acı çekiyorsun hem de yokluğun yok olmanın acısını...İçinden avaz avaz bağırmak geliyor.Bazen isyan ediyorsun neden ben diye ama bi dur. Bir şeyi unutuyorsun ! Rengarenk gökkuşağı fırtına ve yağmur sonrası oluşur....

                 Artık çarpınları, haykırışları ve isyanı bir kenara bırak kendini aşağılamayı ve ona kızmayıda. Sen ne hissettiğin gibi yoksun ne de aklını kaybediyorsun..Sende herkes kadar var ve herkes kadar akıllısın. Sadece ne biliyor musun ? Sen çok hassassın öyle değil mi ? Olmayacak şeyleri kafasına takan, gereksiz şeylere üzülen ah vah eden birisin. Hemen her şeyde felaket senaryoları bile yazabiliyorsun. Son günlerde belki çok zor günler geçirdin ve kendini çok yordun. Beynin artık düşünmekten yoruldu. Bir kaçış yolu aradı senin bu bitmek bilmeyen sorunlarından ve çareyi kendini her şeyden soyutlamakta yabancılaşmakta buldu. Evet aslında bunu seni korumak adına yaptı eğer bunu iyi değerlendirip olumlu bakabilirsen hayatının geri kalanını daha mutlu geçirebilirsin . Nasıl mı ?


             Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyi yaşadın bu hayatta. Yokluğu....En dipsiz kuyularda boğuştun. Bu zamana kadar meğerse ne kadar basit şeylere üzülmüş olduğunu anladın bir kere. Ah bir iyi olsan takarvmıydın attık gereksiz şeyleri ve insanları. Akıllandın artık,  dersini de aldın. Daha güçlüsün şimdi. Hangi dert seni yıkabilir ki sen yokluğu aşmıssın, sen ki aynada kendini tanımayan bir haldeyken yeniden doğdun küllerinden. Güçlendin, hiç bir dert yıkamaz artık seni. Hem kendini kontrol etmeyi öğrendin. Zaman zaman sıkıntılı günler yaşayacaksın ama nasıl atlatacağını öğrendin. Yaşadığın stres sonucunda başına neler geleceğini bildiğin için artık ondan kaçacaksın :) Kendini mutlu etmeyi öğreneceksin, kendi varlığına şükredeceksin, varlığının ne kadar kıymetli olduğunu farkedeceksin. Belki bu zamana kadar görmenin, duymanın, konuşmanın sıradan olduklarını sanıyordun ama aslında ne kadar kıymetli olduklarını öğreneceksin. Şükredeceksin aldığın nefese, her gün gördüğün güneşe. Aynadaki senle barışınca daha bir seveceksin ,şefkatla kucaklayacaksın onu. Bağrına basacaksın. Üzmeyeceksin, incitmeyeceksin ve kimsenin incitmesine izin vermeyeceksin. Artık sen diye bir şey var. O senin hazinen. Ona iyi bakacaksın , onu kaybetmemek için uğraşacaksın. Ufak dertlere gülüp geçecesin. Senin çektiğinin yanında bu dertten saylılr mıydı? Hayata bakışın değişecek. Havayı başka bir çekeceksin içine taaa iliklerine kadar hissederek.Hissetmenin zevkine varacaksın. 


          Her tecrübe insana yeni şeyler öğretir. Derler ya her şerde bir hayır vardır. Bu hastalıkla hayatın aslında ne kadar değerli olduğunu , dert diye gördüğün şeyin,  sana aslında değersiz gibi sıradan gördüğün şeylerin değerini öğretti. Minneti, şükrü öğretti. Sabrı öğretti, mücadeleyi öğretti. Bir neyi düşünün. Bir kamıştan yapılır. Önce bir kamış parçasıdır. Yontulur, delikler açılır...Ney acı çeker benim suçum neydi diye isyan eder ama işlem bittiğinde neyzen öyle bir Huuuu çeker ki ney bile hayret eder çıkan sesten. Ama ney onca çileden sonra harika sesler çıkaran bir mucizeye dönmüştür.Bir ağaç budandıkça güzelleşir, serpilip büyür ve güçlenir. İşte sende bu dertle yoğruldun, yontuldun ve dimdik kalktın ayağa.Bu hastalık seni bambaşka bir sen yaptı. Daha güçlü, daha sabırlı, hayata pozitif bakabilen yeni bir sen. Unutma bir söz vardır Seni öldürmeyen şey güçlü kılar.....
<div style="width: 125px !important;height: 80px !important;"><div style="display: block;"><a href="http://yazarkafe.hurriyet.com.tr" class="BoomadsButtonLink143" target="_blank"><img src="https://widget.boomads.com/images/bumerangWidget/bumerang-yazarkafe-yazarlari-12580-square.gif" alt="Bumerang - Yazarkafe"/></a></div></div><script type="text/javascript">
boomads_widget_client = "24889e6c28974f8191cb4b91dc1f4351";
boomads_widget_id = "143";
boomads_widget_width = "0";
boomads_widget_height = "0";
boomads_widget_trackingparameter = "https://yazarkafe.hurriyet.com.tr";

</script><script type="text/javascript" src="https://widget.boomads.com/scripts/widget.js"></script>