3 Ekim 2017 Salı

İçindeki Çocuğu Sev

               




                  Kendinizi ne kadar seviyor sunuz yada seviyor musunuz? Kendinizi sevdiğinizi ona söylüyor musunuz peki ? Biraz garip geldi sanırım bu. Tabi ki seviyorum diyebilirsiniz, kendimi sevdiğimi söylemek de nesi diye düşünebilirsiniz. Bir çok kimse de kendini sevmeyi ve beğenmeyi egoistlik olarak algılayabilir. Oysa ki egoistlik çok başka bir kavram; kendini üstün görmek, sadece kendi çıkarlarını düşünmek, kendi menfaatiiçin yaşamak kısacası sadece kendi için yaşamak diyebiliriz. Ben kendine olan sevgiden özsevgiden bahsediyorum. Her gün beraber olduğun, tüm gününü beraber geçirdiğin, zaman zaman konuştuğun benliğinden bahsediyorum. Her saatimizi beraber geçirmemize rağmen ne kadar farkındayız onun peki? Ona ne kadar değer verip onu ne kadar anlamaya çalışıyoruz? Belki de hiç. Oysa ki o en yakınınızken önce onu tanımalı en çok onu sevmelisiniz.

                 Kendimize beslediğimiz ya da söylediğimiz duygular genelde olumsuz oluyor. Bir şeyi başaramadığında beceriksizsin, aptalsın, sevgilin terkettiğinde sevilmeyi haketmiyorsun, senin gibi işe yaramaz birini kim ne yapsın, sosyal fobi yaşıyorsanız topluma bile çıkamıyorsun, iki kelimeyi bile bir araya getiremiyorsun ve daha neler neler. Hep bir azarlama, hep aşağılama. Bunu bize bir başkası yapsa Çok aptalsın dese halbuki ne kadar tepki gösteririz değil mi ama bunu biz farkında olarak yada olmayarak her gün defalarca yapıyoruz. Peki bunlar bize ne kadar zarar veriyor hiç düşünmedik bile. Daha önceki yazılarımda bilinçaltı ve düşüncenin gücü ile ilgili yazılar yazmıştım. Aklımızdan kendimizle ilgili geçen her şeyi olumlu olumsuz demeden bilinçaltımız kaydediyor ve o şekilde hissetmeye başlıyor. Gün içinde beynimize binlerce olumsuz mesaj yolluyoruz ve bu mesajlar iç benliğimizde bizim işe yaramaz, aptal, salak, sevgiyi hak etmeyen bir kişi olduğumuzu keydediyor.Bu mesajlar bizim kimliğimizi oluşturuyor bir yerde. Bir insanın ne kadar sağlıklı olduğunu hem fiziksel hem psikolojk sağlık durumu gösterir. Kendini sevmeyen, sürekli aşağılayan, kendine değer vermeyen biri ne kadar sağlıklı olabilir ve başkalarını ne derece sevebilir ki ? İçimizde kendimize beslediğimiz kötü duygukar zamanla birikip kişinin özgüven sorunu yaşamasına daha da ilerleyerek  sosyal fobiye, depresyona, çekingen kişilik gibi rahatsızlıklara dönüşebiliyor. 




                  Bütün psikolojik rahatsızlıkların sebebine inin temelde özgüven düşüklüğü, aşağılık kompleksi, düşük özsaygı yatar. Hepsinin sebebi de bence kendini sevmemek ve kendine saygı duymamaktır. Kendini seven bir insan aynaya baktığında mutlu olur hayranlıkla bakar kendine çok güzel ya da yakışıklı olmasa da seni seviyorum der. Barışıktır kendisiyle, yüzündeki sivilcelerle, aldığı kilolarla hatta bir ayağının aksamasıyla. Her halini kabul etmiştir, onun gördüğü kusurları değil sahip olduğu değerleridir. Bir eksiği vardır belki ama daha başka artıları vardır. Biraz dili sürçüyor diye küsmez hayata, kaçmaz insanlardan. Kimin ne düşüneceği umrunda dahi olmaz. Güvenle yürür kimseye aldırmadan. Bir de kendini sevmeyen, kendiyle barışık olmayan birini ele alalım: Kendini pek de güzel bulmayan ve belki biraz kilolu birini düşünelim: Aynada kendisine her baktığında fazla kilolarını görüp Ne kadar çirkinsin seni görmek bile istemiyorum deyip aynalara küsüyor. Kendisine hiç bir şeyin yakışmadığını söylüyor sürekli, insanlardan utanıyor ve kaçıyor. Kendisini onlardan çirkin ve değersiz bulduğu için aralarına girmiyor bile. Ve sonra hakaret ediyor kendine.... Şimdi bu iki kişinin psikolojisinin aynı olabileceğini söyleyebilir miniz? Bence asla aynı olamaz. Birinde her kusurula barışık, kendini seven özgüveni yüksek biri varken diğerinde mutsuz, öz güvensiz, asosyal biri var. İşte asıl sorun kendini sevmek ve kendinle barışık olmak.

             Peki kendimizi nasıl sevmeliyiz bunun için ne yapmalıyız:
     
             ➤ Öncelikle bunun neden önemli olduğunu anlamak lazım. Herkes gider ama geriye kalan sadece Sen sindir. 
              
             ➤ Onu anlamaya çalış, hakaret etmek yerine neden öyle davrandığını anlamaya 
             çalış. En sevdiğin arkadaşının derdini dinler gibi şefkatla yaklaş.
        
            ➤ Her gün ayna karşısına geçip seni seviyorum de. Ben değerliyim , ben kendimi her halimle seviyorum....

            ➤ Beğenmediğiniz özelliklerinizde ufak değişiklikler yapın. Kilonuz varsa spor ve diyet yapın, yeni bir tarz oluşturun, kişisel gelişim kurslarına katılın,, kendinizi geliştirin.

            ➤ Eksik yöneriniz olsa da kendinizi önce siz kabul edin ki başkaları tarafından kabul edilip değer görebilesiniz. Her insanın artı ve eksi yönleri vardır. Siz sadece eksilerinize odaklanıp artılarınızı görmezden geliyor olabilirsiniz. Bunun için bir kağıdı ikiye ayırın ve artı yönlerinizi, eksi yönlerinizi yazın ve karşılaştırın. Göreceksiniz aslında o kadar da vasat durumda değilsiniz.

             ➤ Eleştiriye açık olun, bir eleştiri karşısında hemen moral bozup kahretmek kendini azarlamak yerine bu konuda neler yapabileceğinizi düşünün. 

             Aslında kendimizi sevmek için binlerce sebep olmasına rağmen çokta sebebe ihtiyacımız yok bence. Belki hepimiz kendimizi sevdiğimizi düşünüyor ama bunu davranışlarıyla desteklemiyor. Ben kendimi çok seviyorum mesela. Aynaya her baktığımda Bu gün çok güzelimm diye kendimi sevmeyi ihmal etmem. Yaşadığım olaylar sonrası kendime kızmayı bıraktım şefkatle yaklaşmaya başladım ona. Panik yaşadığımda korkaksın, aptalsın diye kızmak yerine sorunun temeline indim ve ona korkma sakin ol ben yanındayım demeyi öğrendim. Ben onun bir çocuk olduğuna inanıyorum. İçimdeki çocuk olarak değerlendiriyorum. Çocukluğumdan kalan korkular, yanlış davranışlar , yaşadığım olaylar sonucu bugün ki ben i oluşturdu. Ama halen orda bi yerlerde bir çocuk var. Yaralanmış, horlanmış, kimse karşısına alıp konuşmamış bile. Sığınıp kalmış bir köşede şimdi korkularını bu şekilde gün yüzüne çıkarıyor. Herkesin içinde büyümemiş bir çocuk var. O çocuğu anlayalım. Korkularını azaltalım. Dertlerini dinleyelim. Aslında neden depresyona girdiğini sorunun ne olduğunu sorup öğrenelim. İnanın şefkatle yaklaştığınızda o çocukla iyi anlaştığınızda her şeyin ne kadar değiştiğini göreceksiniz. O çocuğu keşfedin. Size söyleyeceği çok şey olduğunu göreceksiniz.
 

29 Eylül 2017 Cuma

Ölüm ve Hayat Üzerine...

               


                   Her gün birilerinin ölümüne şahit oluyoruz, görüyoruz yada duyuyoruz. O kadar sıradan geliyor ki, o kadar bizden uzak ki; ne bize ne de sevdiklerimize uğramayacak gibi devam ediyoruz yaşamaya. Bir koşturmaca, bir acele, bir telaş... Bitmek bilmeyen istekler ve ihtiyaçlar. Yakın zamana kadar bende kapılmıştım hayatın bu cilvesine. Ölen birini duyduğumda Allah rahmet etsin demekti sadece benim için ölüm. Konduramazdım sevdiklerime. Adı geçince Aman Allah korusun deyip tahtalara vururdum engelleyecekmişçesine. En sevdiğim, canımın canı babamın ölüm haberini aldıktan sonra dünya başıma yıkıldı sanmıştım. Anlamıyordum. Daha saatler önce konuşmuştum, sapa sağlamdı ve telefon geliyor Başınız sağolsun.... Bu muydu yani bu kadar mı? O benim babamdı, arkamdı, en değerlimdi. Şimdi nasıl olurdu da sadece bir kelimeye sığdırılabilirdi. Günlerce şokunu atlatamamıştım. Aklım almıyordu. Ölüm gerçeği üzerinde belki de hiç durmamış durmak istememiştim. Bi insan saatler önce gülüp kouşurken şimdi nasıl cansız olabilirdi.?  Nasıl böyle soğuk olabilirdi, neydi onu canlı sıcacık tutan.?  Başında duruyorum bakıyorum öylece. Buz gibi, taş gibi.... Kalk baba diyorum ben geldim, kalk... Artık cevap veremezdi çünkü artık sadece bir cesetten ibaretti....

                Bu olay beni ölüm üzerinde bir hayli düşünmeye sevk etti. Meğer ne kadar yakınmış bize. Daha yapacakların var mı diye sormadan, hazır mısın diye beklemeden biniyormuş ensene habersizce. Bize bir nefes kadar yakınmış meğerse. Bu gerçekle her gün iç içe olmamıza rağmen aklımıza bile gelmiyor çoğu zaman bir gün bu hayatın son bulacağı. O kadar kapılıyoruz ki hayatın akışına; bitmek bilmeyen hırslarımız, ihtiraslarımız, isteklerimiz. Çırpınıyoruz yıllarca, kendimizi paralıyoruz biraz daha kazanmak için. Bir evim daha olsun, arabam en güzeli olsun, buyum da olsun şuyum da olsun diye hayatı ıskalıyoruz çalışmaktan. Kalp kırıyoruz, ah alıyoruz peki neden? Hep kendimiz için kendi egomuz için. Halbuki hayat o kadar kısa ki. Kimler ardında neler bırakıp da gittiler yada kim ne götürdü yanında giderken. Ne bu insanoğlunun bitmek bilmeyen hırsları? Elli lira için adam bıçaklayanı, altın için annesini öldüreni ya hu çivi mi çakacaksın sen bu dünyaya ? Ne bu kibir ne bu dünya hırsı. Ne demiş Kanuni : Ölürken elimi tabutun dışında bırakın, görsünler ki Kanuni bile bu düünyadan eli boş gidiyor.... Ne kadar manidar değil mi? 



                 Hayat geçici, bir gün bitecek. Hayat aslında boş değil bence. Diyoruz ya bu dünya boş, hayat boş değil bence sen boş yaşıyorsun. Sen hiç ölmeyecek gibi sadece hırsların ve egon için bu dünya için çalışırsan kırar, yakar, ezer geçersen evet çok boş. Halbuki biz bu dünyaya bir amaç uğruna geldik. Yemeye içmeye değil.... Eğer hayatı sadece yeme,içme ve ölme üzerine değerlendirirsen çok saçma. Bu dünyada elde ettiklerini götürmeyeceksin nihayetinde. İşin aslı bence insan olmakta. İyi insan olabilmekte. Ardından iyi insandı dedirtebilmekte. Bir yüz güldürmekte, bir çocuk sevindirmekte, bir göz yaşını silebilmekte. Bir hayvanı doyurmak, bi yaşlının duasını almak, kalp kazanmak. Ardından çok iyi insandı dedirtmek. Hayat kısa. Belki yarın bile gelmeyecek. Dün ise bitti. Sadece bu gün var. Hayatı dolu dolu yaşamayı bilirsen anlam katmayı becerebilirsen yaşamaya değer. Hem yarın ölecekmiş gibi bu gün son gününmüş gibi doyasıya yaşa, hem hiç ölmeyecekmiş gibi çalış ve çabala. Sarıl sevdiklerine sım sıkı keşke dememek için. Şimdi diyorum babam hayatta olsaydı şunu da yapsaydım, bunu da yaşasaydım. Geç kalmamk için bu gün harekete geç. Yarın olabilir ama sen olmayabilirsin yada sevdiklerin.... Kalın sağlıcakla.

28 Eylül 2017 Perşembe

Anksiyete Bozukluğu




  
            Kelime anlamıyla anksiyete kaygı olarak tanımlanır. Aslında kaygı yaşamın bir parçasıdır ve hayatın devamlılığı için gereklidir de. Yetiştirilmesi gereken bir işte, girilecek bir sınavda , çocukların yetiştirilmesinde yaşanılan kaygılar gayet normal kaygılardır ve bizim günlük işlerle baş edebilmemizi ve olası bir tehlike karşısında hazırlıklı olabilmemizi sağlar. Bu düzeydeki anksiyete kontrol edilebilir düzeydedir ve kişinin günlük işlerini aksatmaz.


            Peki Anksiyete Bozukluğu Nedir ?
           
           Belli düzeydeki kaygı normal dedik fakat kaygı durumu kişinin günlük hayatını olumsuz etkilemeye başladığına Anksiyete Bozukluğundan söz etmek gerekebilir. Bu kişilerde sürekli ve aşırı düzeyde anksiyete vardır. Bu anksiyete günlük hayatı sekteye uğratır. Bu kişiler sürekli bir şey olacakmış gibi endişe duyarlar  ve bunu denetleyemezler. Bu durum günlerce, haftalarca devam eder. Anksiyete bozukluğu demek için ortada bir sebep olmaksızın bu kaygının günlerce sürmesi gereklidir. Örneğin her hangi bir sağlık sorununuz var ve bundan dolayı endişeleniyorsunuz bu durum  normal ama hiç bir şey yokken ya hasta olursam gibi endişeler taşıyıp günlerce bu yüzden kaygı taşıyorsanız anksiyete bozukluğundan bahsedilebilir.

           Ben daha öncede değindim ben psikiyatr yada psikolog değilim bir sağlıkçıyım. Ama psikolojiye kendimi bildim bileli ilgi duydum ve araştırdım. Malesef ki ben de psikolojik sorunlar yaşadım ve atlattım. Bu bloğu bildiklerimi paylaşmak, deneyimlerimi yazmak ve benzer sorunları yaşayan kişilere destek olmak amacıyla açtım. Ben anksiyeteli biriydim. Hemen her olayda en kötü ihtimali düşünüp kendi kendime evham yapardım. Biri bende bu hastalık var dese ya bende de çıkarsa diye korkar, her hangi bir hastalık belirtisi okusam kesin bende de var diye endişe duyardım. Daha mesleğimin başına geçmeden ya başarılı olmazsam gibi senaryolar üretirdim kendimce. Hep bardağın boş tarafını görür en ufak bir sorunda en kötü ihtimali düşünüp kendime kaygı yaratırdım. Ve bu kaygılar zamanla birikti ve ne mi oldu? Sadece psikolojik olan bu durum zamanla fiziksel belirtiler gösterdi. İşte Anksiyete Bozukluğunun belirtileri:


         Anksiye Bozukluğu Belirtileri Nelerdir ?

 
    Belli bir neden yokken yada neden olsa bile gereğinden fazla endişe duyar anksiyeteli kişiler ve bunu denetleyemez. Bunun gereksiz olduğunu bilir ancak kendine engel olamaz ve sakinleşemez. Ufacık bir şey de ortalığı velveleye verir, herkes onları evhamlı olarak tanımlar. Çocuk dışarı çıktı ya araba çarparsa, başım ağrıyor ya tümör varsa gibi sürekli senaryo yazar.Genelde negatif kişilerdir ve çevrelerindekileri de bu durumdan rahatsız olur. Bir de fiziksel belirtiler vardır dedik:  Aşırı terleme, çarpıntı, kas ağrıları, bunalma, tahammülsüzlük,sıcak basması, el ve ayaklarda uyuşma ve terleme Ben gerçekten de çok tahammülsüzdüm ve bir olay karşısında hemen terlerdim ve sıcak basardı. 

             Nasıl Oluşur?

           Genetik faktörlerin de rolü olmakla birlikte genellikle çocukluk dönemlerinde geliştiği söyleniyor. Sorunlu aile ilişkileri, aile içi şiddet gibi durumlar karşısında duyulan yoğun kaygı ve üzüntünün de oluşturabileceği biliniyor. Mükemmelliyetçi kişilerde de görükme sıklığı fazla bence. Çünkü çok detaycılar ve her şeye yetişeceğim, her şey mükemmel olacak diye kendilerini fazlaca kasarlar. İşleri rast gitmediğnde en ufak bir başarısızlığa tahammül edemezler ve kaygı yaratırlar. Bu da ilerde anksiyete bozukluğuna yol açabilir.İnsanların ne dediğini fazlaca önemseyenler de aşırı kaygı yaşamaya sebep olabilir. Çoğu kimsede stresle nasıl baş edeceğini bilmiyordur ve yanlış yöntemler geliştiriyordur. Ben mükemmelliyetçi, kasıntı biri değilim. Öyle işlerim yetişmedi, yok bu ne düşünür hiç takmam. Hatta fazla rahat olduğum söylenir. Peki ben neden anksiyete bozukluğu yaşadım; benim çocukluktan gelen sorunlar, aile içi kavgalar benim kaygılı olmama sebep oldu ve stresi yenme konusunda yardım almadım. Eğer o zamanlar tabi küçüktüm yardım alma şansım olsaydı ne depresyon ne panik atak ne de depersonalizasyon yaşardım. 


           

               Tedavisi Nasıl Olur?
            
              Anksiyete bozukluğu, depresyon, panik atak, depersonalizasyon aslında hepsi birbiriyle ilişkili. Yoğun kaygıdan dolayı anksiyete yaşarsınız ve bu ansiyete çok ileri seviyeye ulaştığında panik atak olusunuz. Bir de buna mutsuzluk falan eklendi mi al sana depresyon. Artık bunları engelleyemiyorsunuz ve stres hayatınızı ele geçirdi hoooop depersonalizasyon... Demek ki en temele dönmemiz gerek bunlardan korunmak için. Stres yaşamamız normal ama bunun hayatımızı ele geçirmesine izin verirsek o zaman sıkıntı başlıyor. 

            Anksiyeteli yani kaygılı biri olmak kader değil bence. Bana sorarsanız ilaç falan hikaye stresi kontrol altına almakla başlamamız gerekli bu da daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi bilinç altına olumlu mesajlar kaydetmekle mümkün. Anksiyete aslında iç sesin ta kendisi. Susmayan İç Sesi yazımda detaylıca anlatmıştım. Sürekli ya bu olursa ya şöyle olursa diye konuşur durur. Konuşması sıkıntı değil ona kulak verip uygularsak işte onun esiri oluruz. Onun düşüncelerinin boş olduğunu ona göstermemiz gerek. Her dediğine mantıklı bir açıklama yaparak aslında ne kadar mantıksız olduğunu gösterebilirsiniz. Belli bir süre sonra kabul edecektir ve susacaktır. Ben öyle yaptım, onu susturmayı öğrettim. Aklıma her acaba, ya ile başlayan bir cümle geldiğinde neden öyle olsun diye sorarım ya da yok böyle böyle olacak çünkü... diye başlayan bir açıklama yapıyorum ve susuyor. Bunun dışında tabi ki doktorunuza gidin, iacınız varsa kullanın ama en önemlisi farkındalığınızı artırın.İnanmak başarmanın yarısı demektir. Kalın sağlıcakla...

27 Eylül 2017 Çarşamba

Gözleri Çizdirdim:)




           Şu çizdirdim lafına da ayrı tav oluyorum zaten, ben ti ye alıyorum çizmek ne abi. Harbiden herkes soruyordu cidden nasıl çiziyorlar diye. Ya yok öyle bir şey. Bir şehir efsanesidir almış başını gidiyor. Ameliyet diyelim mi bilmiyorum küçük on dakikalık bir operasyon kendisi. En zoru bu ameliyata karar vermek. İçeri girene kadar acaba doğru mu yaptım, ya gözlerime bir şey olursa diye korkmadım değil. Bu kısmı atlattıysanız eğer operasyon ortalama 5 dakika falan sürüyor. Evet o kadarcık. Şimdi aşama aşama anlatacağım belki olmak isteyen arkadaşlar vardır onlara da fikir olsun:

         İlk Gün ve Operasyon

         İlk gün tam muayene oluyosunuz. Yaklaşık bir saat sürüyor. İşte değişik değişik makineler var ve hepsinde farklı ölçümler alınıyor. Önce gözünüze bir damla damlatıyorlar göz bebeğini büyütmek için. On beş dakika bekliyorsunuz. Bu sırada damlanın etkisiyle hipermetrop oluyorsunuz ama korkmayın geçici bir durum. Sonra sizi farklı odalara alıp farklı makinelerle gözünüze bakıyorlar. Göz haritanız çıkarılıyor, kornea kalınlığınız inceleniyor, göz tansiyonu gibi hastalıkların olup olmadığı inceleniyor. Tüm kontroller bittikten sonra doktorunuz inceliyor ve gözünüz için hangi yöntemin olup olmayacağı hakkında bilgi veriyor. Benim korneam inceymiş o yüzden sadece Lasek yöntemi uygulanabilirmiş. Lasek yöntemi hakkında ufak bir bilgi vereyim ; en eski yöntem bu yüzden de diğer yöntemlere nazaran daha ağrılıymış. Ama kornea kalınlığına dokunulmadığı için güvenli bir yöntemmiş. Ben de tamam yapalım o zaman dedim ve  akşam üzeri operasyon için hazırlanıp geldim. Önce bir sakinleştirici verdiler ve operasyon kıyafetlerini giydirip bekleme odasına aldılar. Beş dakika falan bekledikten sonra içeri alıp uzunca bir yere yatırdılar üzerinde makineler vardı. Ürktüm açıkçası o manzaradan. Sonra gözlerime damla damlattılar bu damla gözlerimi kırpmamı engelleyecekmiş. Doktor hanım kısa bir bilgilendirme yaptıktan sonra gözlerimi açık tutmaya yarayan birer alet taktılar gözlerime. ( bakınız resim 1) Kesinlikle acı olmuyor sadece biraz baskı oluyor o kadar. Önce gözlerimi bildiğin su ile yıkadılar. Bayağı bir su boca ettiler ve bir fırça ile gözümün korneasını sanki süpürür gibi yapıyordu. Acı hissetmiyordum ama olanları görmek biraz ürkütüyordu beni. Fırçalama işleminden sonra ha bu arada yaptığı olay korneayı sıyırıp kenara almakmış. Diğer yöntemlerde korneayı keserken bu işlemde sıyırıyorlar. Sıyırdıktan sonra yukarıda bi ışık vardı oraya bakmamı ve gözlerimi kaçırmamamı söyledi. Bu arada yaptığı her işlemi anlatıyordu. O ışığa on saniye baktım. Sadece bir ışık vardı ve ardından bildiğin yanık et kokusu geldi ve bitti dediler. Sonra diğer göze aynı işlemi uyguladılar. Ve geçici birer lens taktılar gözlerime. 3 gün sonra çıkarılacakmış.Totalde 5 dakika sürmüştü ve tamam geçmiş olsun. Bu kadar mıydı yani şimdi bende herkes gibi görecek miydim :? Neveeet  görüyorruumm , görüyorummm😃 
resim 1( işte o alet:))

            Açıkçası bu nasıl görmek böyle dedim kendi kendime. Nasıl dersiniz sanki gözümün önünde tül perde vardı. Her şey bulanık. Zaten doktorum söylemişti bu yöntemde tamamen numaranın oturması 3 ile 6 ay da gerçekleşir ama bir haftada normal seviyeye gelir demişti. Ama bu kadar kötü beklemiyordum açıkçası. Neyse damlalarım yazıldı, bir de gelirken güneş gözlüğü getirin demişlerdi sebebini şimdi anlıyorum kesinlikle bakamıyorum ışığa. Ordan ayrıldık, etrafıma bakıyorum görüyor muyum diye evet mesela önümdeki arabanın plakasını bulanıkta olsa okuyordum. Yavaştan anestezinin etkisi geçmeye başlamış olacak ki yanmalar başlamıştı bile.


             İlk Akşam  

            Eve vardığımda anestezinin etkisi geçmişti ve sanki gözümün içinde kızgın kum yada acı biber falan vardı. O derece yanıyordu, batıyordu ve kesinlikle açamıyordum gözümü. Işıkları kapatmama gözlük takmama rağmen yine de yoğun ışığa bakıyor gibi rahatsız oluyordum. Saatler ilerledikçe gözlerimin ağrısı artmış ve deli gibi yaşarmaya başlamıştı. Bu nasıl bir ağrıydı böyle , şimdi Diazemi akşam neden almam gerektiğini anlaıyordum. Diazem ve bir ağrı kesici alıp uyumayı denesemde saatler boyu başaramamış ve en sonunda sızıp kalmıştım. ( bakınız resim 2)

resim 2 ( aynen bu durumdaydım)


            Operasyon Sonrası İlk Gün 

           Sabah uyandığımda gözlerimi açmam mümkün olmamıştı. Olabildiğince şişmiş durumdaydı ve feci şekilde yanma ve batma vardı. Işıktan açamıyordum bile. Gözlüğümü takıp takılmaya başladım. Sulanmalar ve ağrı devam ediyordu. Görmem çok kötüydü.Açıkçası tedirgindim....

           Operasyon Sonrası İkinci Gün

           Zar zor da olsa gözlerimi açabiliyordum. Belki de lensten dolayı içinde kızgın kum vardı sanki o şekilde batıyor ve ağrıyordu. Ertesi gün lensleri çıkarttırmaya gidecektim. Evin içinde güneş gözlüğüyle yatıp kalkmaya başlamıştım. 


          Operasyon Sonrası Üçüncü Gün

          Bu gün lensleri çıkarackalrdı belki bir nebze rahat ederm dedim. Lensler çıktı, evet rahatladım o batma hissi geçti ama görmem çok kötüydü. Bunun normal olduğu söylendi. Lasekte görüş yavaş yavaş düzeliyormuş; yanma , batma , tüm şikayetkklerim bir haftada kaybolacakmış.


        Operasyon Sonrası Yedinci Gün

         Gözlerimdeki yanma ve batmalar geçmiş, ışığa duyarlılık azalsa da fazla ışıkta rahatsız oluyordum. Görmem bulanık ama günlük işlerimi yapabiliyorum. İki gözüm arasında netlik farkı var bakalım ilerleyen zamanlarda nasıl olacaktı


        Operasyon Sonrası Bir Ay

       Operasyondan yaklaşık bir ay geçmişti. Yanma, batma ,ağrı kalmamıştı. Fazla ışıkta duyarlılık vardı ki normal göze göre artık fazla duyarlı olacakmış. Şu an 9. aydayım ve halen güneşte rahatsız olurum, gözlüksüz dışarı çıkamam. Görmem baya düzelmişti. Kontrollerde her şey normaldi, damlaları kullamaya devam edecektim. İki göz arasında ki farklılık az da olsa vardı. Bu da zamanla düzelecekmiş. Görmem çok çok net değil ha gözlüksüz uzağı gayet görüyorum ama nasıl diyeyim bir numara kalmış gibi. Aslında kontrollerde numara kalmadığı görülüyor ancak korneya sıyrıldı sonuçta o doku tam iyileşmediği için sanki bir perde var gibi gözümde. Kornea iyileştikçe bu durumun geçeceği söylendi.


        Operasyon Sonrası Üçüncü Ay

        Suni gözyaşı damlası dışında diğer damlaları kullanmıyordum artık. İki gözün netliği aynı seviyeye ulaştı. Görmem her geçen gün daha iyiye gidiyordu. Ama geceleri daha az görüyordum. Hafif ışık yansıması vardı bunun da zamanla azalacağını düşünüyordum. Zaten numaraların tam oturmasının üç ile altı ayı bulacağı söyleniyordu.Kontrollerde sıfır numara çıktı ve çok iyi olduğu söylendi.Gece ışık yansımasının olması canımı sıkmıyor değildi.

       Operasoyon Sonrası Altı Ay

       Evet gözlerim olması gereken seviyeye gelmiş durumdaydı. İki gözümün netliği de aynıydı. Görmem oldukça iyiydi. Kontrollerde yüzde yüz elli görüyordum. Sıfır numara. Lakin gözler eskiye nazaran daha hassas oluyor. Çok ışıklı ortamda rahatsız oluyordum. Güneşli günlerde mutlaka güneş gözlüğü kullanıyorum.



        
                Şu an operasyonun üstünden 9 ay geçmiş durumda. Memnun muyum genel anlamda evet. Biraz geç iyileşti ki bu bana zaten söylenmişti diğer yöntemlerde hemen ertesi gün net görebilirken bende 6 ay sürmüştü.  Ama uzanarak kitap okumak, film izlemek, yağmurda rahatça dolaşmak, istediğin güneş gözlüğünü alabilmek çok güzel. Hele ki en güzeli sabah kalktığında saati görebilmekti bence. 3.5 derece miyop 1 derece astigmatlı biri olarak burnumun ucunu göremezdim gözlüksüz. Bir defasında gözlüğüm kırılmıştı da yanlış otobüse binmiştim bir keresindede denizde eşim yerine başka birinin yanına gitmişim :)))) İleri derece kördüm yani. Gözlüksüz olmak özgürleştirdi beni. Makyajım artık daha bir güzel görünüyor. Yani yine olsa yine yaparım. Arada kuruluk oluyor evet özellikle bilgisayarda fazla takılınca oda zamanla tamamen geçecek bir sorunmuş. Şimdilik suni göz yaşıyla idare ediyorum bu durumu. 

        Gözlükte olsa bir şeye bağımlı olmak kötü doğrusu. Sokakta kırıldığında çırılçıplak gibi ortada kalabiliyorsun. Bunu gözlük kullanmayan bilemez tabi. Ben tavsiye ediyorum. Ha 10 sene sonrasını bilemem ne olur ama teknoloji çok ilerledi her hangi bir komplikasyon olacağını sanmıyorum. En kötü ihtimal yıllar sonra 0.5 yada bir derece tekrar numara artması olabilirmiş. Ama aynı numaraya yükselmezmiş yani öyle diyorlar. 1 numara da gözlük kullanmayı zorunlu hale getiren bir durum değil zaten. Hem 40 50 yasımda gözlük taksam da olur bence şu anlarımı kısıtlamasın yeter. Sağlıcakla kalın:)



26 Eylül 2017 Salı

Bir Zamanlar Gözlüklü Ben






        Evet bende bir zamanlar dört gözdüm :) Bir zamanlar diyorum çünkü gözlük kullanmaktan artık nefret etmemle gözlerimi çizdirmeye karar vermiş ve bıçak altına yatmıştım. O başka konu onu anlatıcam. Forumlarda çok görüyorum bu ameliyatı olmaya karar verip de cesaret edemeyenleri, yok işte o zaman niye doktorlar gözlüklü falan diye soranları. E bi yerde haklılar tabi. Gidiyosun Dr. Bey ben ameliyat olcağım ya çizdirsem mi ne dersiniz diyorsunuz ve adam kafasını kaldırıyor 5 numara bardak dibi gözlük. Şimdi bu adam Valla süper çizdir kurtul derse ne kadar inanırsınız değil mi. Ama belki adamın gözlük kompleksi yoktur, mutlu mesuttur gözlüklerinden bir de böyle bak yani:) Neyse o sonraki konu demiştim. Bu yazımda gözlüklü geçen yıllarımı deneyimlerimi anlatasım geldi. Sizin de komik hatıralarınız varsa yorum olarak bizimle paylaşabilirsiniz:)


               Ben her zaman inek bir öğrenci oldum. Bildiğin inek işte. Ders aralarında bile ders çalışan, hocaların peşinde soru çözdürmek için koşan, ha bir de yazılıda kimseye göstermeyip araya alınmayan , şu 95 alıpda niye 100 almadım diye ağlayan şu gıcık kız vardı ya hatırladın sen, hah işte tam olarakda o bendim. Abi harbi gıcıktım ya. Deli gibi notlar tutar hazırlar bir de kimseye vermezdim. Sınıfta sanırım en çok benden nefret ederlerdi. Ay konu buraya niye geldi ki:))) O aralar yeni yeni gözlerim bozulmaya başlamış sanırım kitaplara gömülmenin de etkisi olabilir. Tahtayı falan okuyamıyorum neyse göz doktoruna gitmemle nur topu gibi bir miyop astigmat gözlüğüm olması bir olmuştu. İyi hoş da nasıl takacaktım ben bunları? Nasıl çıkacaktım insan içine? Nasıl bakacaktım milletin yüzüne Allahııııımmm... Abartmıyorum durum benim için o kadar vahimdi. İnek lakabım tam anlamıyla layıkını bulmuş ve ben bir adet Harry Pother gözlüğümle sanki milletin alaycı bakışları arasında okul yolunu tutmuştum. Hayır imajımı desteklemesi güzeldi; elde kitaplar, baş dik, gözde gözlük tam ideal öğrenci tipi amma velakin bir yandan güzel, çekici yanıma da kilit vurmuştu bu gözlük sanki. Benim için bir kız gözlük takıyorsa güzel, çekici, seksi olamazdı. Olsa olsa sempatik , şirin falan olurdu o da benim işime gelmezdi. Ama oldu bir kere belki ilerde param olursa ameliyat falan olurum diyerek avuttum kendimi ama dünyayı çerçeve arkasından görmeye uzun bir süre alışamadım. Hayır yukarıdaki adama bakacaksın gözünü kaldırıp bakamıyorsun bir kere . Kafanı bir 45 derece yukarı kaldırman lazım. Makyaj yapıyorsun gözümün dibine gelmeden görmen mümkün değil. Yağmur yağar ıslanır harıl harıl silecek bir şeyler ararsın bulamazsın sonra t shirtüne falan silmeye çalışırsın sonra o camlar çizilir. Dışardan içeriye girersin ya da otobüse binersin bir anda dünyan kararır, camların buğulanır, çıkarıp sileyim dersin bu kez göremezsin. Kahve içersin arkadaşalarınla kahvenin dumanından gözlüklerin yine buğulanır ve sen yine utana sıkıla çıkarıverirsin. Denize giremezsin, çıkarayım dersin göremezsin. Zor iştir gözlük kullanmak çoook zor iştir. Gitsen gidemezsin mahkumsundur o çerçeveciklerine:))


      Yıllar geçtikçe artık yeni tarz gözlüklerin çıkmasıyla ben de trendlere uymuştum tabi. En bir sevdiğim siyah kemik çerçeveler. Cool, rahat hatta çekici. İş kadını hayalimle nasıl da bağdaşıyordu... Kalem etek, siyah saçlar, kırmızı rujum vee kemik gözlüklerim tam  bir efsane. Artık vazgeçilmez mecburiyetlerim değil aksesuarlarım olmuştu kendisi. Çeşit çeşit renk renk kemik gözlükler. Çok da yakışıyodu ama ben gözlüksüz önümü bile görememekten, gözlüğüm kırıldığı için  kör gezmekten, milleti tanıyamamaktan çok sıkılmış olacaktım ki yetti gari dedim ve iyi bir doktor araştırmaya karar verdim. Tabi aylarca buna karar veremedim göz bu yani boru değildi. Niye Steve Jobs' un parası mı yok diyen o aklı bulandıran arkadaş tayfası olmasa çoktan olurdum da neyse....  Velhasıl kelam ben olacam arkadaş dedim ve iyi bir hastane ve doktor bulup muayene olmaya gittim ve sonuçta ameliyatımı oldum. Şu an yüzde yüz elli görüşüm yani gözlükle bile bu kadar net değildi. Diğer yazımda bu süreçten bahsedeceğim kalın sağlıcakla....

25 Eylül 2017 Pazartesi

Bağırsak ve Depresyon İlişkisi




     Bu ikili arasında nasıl bir ilişki ola ki diye düşünebilirsiniz şahsen ben öyle düşünmüştüm. Bir sağlıkçı olarak bu gibi konulara oldukça merakım var tabi bir de işin içinde psikoloji olunca tam da benim ilgi alanıma girmesinden epey bir araştırma yaptım diyebilirim bu konuda. Nöro bilimciler bağırsaklara ikinci beyin adını vermişler çünkü orada ki nöronlar ve reseptörler beyindekiyle aynıymış.Yani bağırsaklarımızda da milyonlarca sinir hücresi bulunmakta ve sinir sistemimizle bağırsaklarımız doğrudan ilişkili. Hani aşrı stres yaptığımızda mideye ağrı girer yada korktuğumuzda karın ağrısı yaşarız, aşık olduğumuzda içimizde kelebekler uçuşur... İşte hepsinin sebebi buymuş.


       Benim en çok dikkatimi çeken şey mutluluk hormonu olarak bildiğimiz seratoninin %95 inin bağırsaklarda % 5 inin ise beyinde salgılanıyor olması oldu. Anksiyete, depresyon gibi psikolojik hastalıklarda seratonin eksikliğini düşünürsek demek ki bu kişilerin bağırsaklarında sorun olmuş oluyro ve boşuna mı antidepresan kullanıyoruz diye de bir soru takılmadı değil aklıma... Antidepresan kullanan biri olarak bu konuyu bir hayli araştırdığımda sandığım gibi depresyon vakalarının bağırsak floraları incelendiğinde bu kişilerin bağırsak floralarının bozuk olduğu görülmüş. Tabi benim aklıma hemen küçükken sürekli dışkılama sorunları yaşadığım doktor doktor dolaştığım aklıma geldi. Ne yani benim sorun beyinde değil bağırsaklarda mıydı o zaman???? Peki floram bozuk diyelim bu florayı nasıl iyileştirecektim????? İşte araştırmalarım ve uyguladıklarım:

          ➤ Bol bol probiyotik gıdalarla beslendim. Ev yapımı yoğurt, ev yapımı turşu, ev yapımı sirke, şalgam yani fermente gıdalar. Ev yapımı olması önemli çünkü marketlerdeki ürünler doğal yollarla fermentasyona uğratılmıyor.

         ➤Bol bol lifli gıdalarla beslendim.Meyveleri posalarıyla yedim.
  
         ➤Şekeri hayatımdan çıkardım. Şeker bağırsak florasına en çok zarar veren şeymiş.Şeker dediysem sadece çay şekeri olarak düşünmeyin; meyve suları , ekmek, her türlü tatlı, bisküvi vs..

        ➤ Kemik suyu içtim. Kemik suyunun çok şifalı olduğunu biliyoruz bağırsaklar dolayısıyla beyin içinde çok faydalıymış

        ➤Bol sıvı tükettim, başta su tabi.
  
          Tüm bunların bana faydaları oldu mu tabi ki oldu. Tedavi sürecimin bir parçası oldu bu beslenme şekli. Hiç bir şey mucize değildir. Ne ilaç ne besin. Her şey bi kombinasyondur bence. Bende beslenmeme dikkat ettim. En belirgin özelliği Hipoglisemi yani kan şekeri düşüklüğü ataklarımın bitmesiydi.Sanırım bunu da şekeri bırkmama borçluyum.


         Sağlıklı bir beyin istiyorsak bağırsaklarımıza iyi bakmamız gerekiyor. Eğer kronik depresyon, panik atak, anksiyete hastasıysanız, sürekli  karın ağrısı yaşıyor ve kabızlık ishal gibi sorunlarla sık sık karşılaşıyorsanız bağırsak sağlığınız tehlide olabilir. Onları koruyun. Onlar bizim ikinci beynimiz.

         

 

Susmayan İç ses ve Olumlamalar

               


               İç sesimin sustuğunu ya da olumlu şeyler söylediğini hiç hatırlamıyorum. Ya yapamazsan, Ya başarısız olursan, Ya hasta olursan, Annene bir şey olursa ya ile başlayan binlerce cümle. Bir dikkat edin gün içerisinde iç sesinize kulak verin göreceksiniz hep olumsuz , hep karamsardır. Ne zaman bir işe yeltensek hemen Ya başasız olursan diye endişelendirmeye başlar. Gün içinde artık onun  esriri olmuşsunuzdur. Esiri diyorum çünkü onun hissettirdikleri gibi yaşamaya başlamışsınızdır. Fenalaşacaksın diyor fenalaşıyorsun, konuşamazsın diyor konuşmaktan kaçıyorsun, başaramazsın diyor yanaşmıyorsun bile. Hep kısıtlıyor seni hep küçümsüyor. Sen ona kulak astıkça daha bir esip gürlüyor. Anksiyeteli biri olarak bunu çok iyi biliyorum. Ya ile başlayan senaryolar ve sanki grçekleşmiş gibi endişe yaşamalar... Buna bir dur demek lazımdı. Terapistim dediği gibi bu asılsızca beynimde dönüp dolaşan düşüncelere bir çomak sokmak lazımdı. Ama nasıl ?????

             Önceleri bu fikirlere kapılıp; olmuş yada olacak gibi endişe yaşardım. Kalbim çarpar, içimi hemen sıkıntı basardı. Resmen beynimde yaşardım olayı. Bir süre sonra bu fikirlerin asılsız olduğunu ve gerçekleşmeyeceğini kabul ettim. Peki aklıma gelmesini nasıl engelleyecektim asıl mesele buydu. Madem o bir sadece bir histi ve sesten ibaretti bu sesleri durdurmanın da bir yolu olmalıydı. Ben yıllarca hep olumsuz fikirleri tekrarlayarak bilinçaltıma iyice kazımıştım ve Bilinçaltı çöplüğü yazımda bu konuya değindim bilinçaltımda bunu kaydedip o şekil davranmaya başlamıştı. Demek ki bunu tersine çevirmekte benim elimdeydi: Bilinçaltına olumlu mesajlar kaydetmek.... İşe önce iç sesimi dinleyerek başladım. Bana neler söylüyordu ve neler konsunda endişelendiriyordu??? Depersonalizasyon yaşadığım zaman da kalabalığa çıkamadığımı anlatmıştım. Bir defa orda atak geçirdiğim için sürekli yine atak geçireceğimi sanıyordum yani '' o '' öyle diyordu. Hayır bunu kabul edemezdim. Başta söylediğini yaptım ama ben ona itaat etikçe o benden fazlasını istedi. Kriz geçirirsin, bayılırsın, rezil olursun diye beni bütün insanlardan izole etti. Ama ben ne yaptım: '' Bi dur bakalım sen'' dedim. Burda artık senin borun ötmeyecek dedim ve ona bu söylediklerinin yanlış olduğunu gösterdim.Zafer Benimdi yazımda bu süreçten bahsetmiştim. Daha önce olumlamalar hakkında pek bir bilgim yoktu.Açıkçası saçma bile bulmuştum. Kendi kendime ben iyiyim demekle nasıl iyi olacak mışım, nasıl başarılı olunacakmış telkinle diye düşünenlerdendim. Ama bilinçaltının nasıl çalıştığını ve yaşanan söylenen her şeyi kaydettiğini öğrenince mantığı anladım:  Bilinçaltına olumlu mesaj kaydetmek, yani olumlamalar yapmak.

              Olumlamaları Nasıl Yaptım Peki : Önce iç sesine kulak vermelisin. Verdiği yanlış telkine mantıklı bir cevap vermelisin ki sussun. Mesela topluma girince fenalaşaksın dediğini ele alalım :

         _Topluma girme,rezil olacaksın herkese....

        .... Neden rezil olayım ?

        _ Fenalaşırsan,bayılırsan rezil olursun....
       
         .....Peki bu güne kadar bayıldım mı hiç?

         _Hayır...
       
         ....Her hangi biri bayılınca birilerinin ona güldüğünü gördüm mü?

         _Demek ki eğer bayılırsam kimse bana gülmeyecek ve rezil olmayacağım...

     ........


        Gördüğünüz gibi sustu, susturdum onu. Telkinlerine mantıklı cevaplar verince asılsız olduğunu anlayacak ve susacaktır. Eğer iç sesiniz sizi sürekli rahatsız ediyorsa bu metodu kullnarak onu alt edebilirsiniz. 

       Gelelim olumlamalara... Olumlama ; bilinçaltımıza olumlu mesajlar yollamak diyebiliriz kısacası. Olumlamaların en etkilisi 21 gün devam edilmesidir. Çünkü bilinçaltınıza yerleşmiş bir sürü mesaj vardır bunları yok etmek için belli bir süre gereklidir.
      
       Peki neden 21 gün? Yapılan araştırmalar göstermiştir ki bazı davranışları alışkanlık haline getirmek için 21 gün sürekli yapılması gereklidir.Yani çayını şekersiz içemeyen biri 21 gün şekersiz içerse artık şekersiz içmeye alışacak, sigara içen biri 21 gün boyunca sigarayı içmezse artık canı sigara içmeyecektir demektir. Hani eskilerden bir laf vardır bir şeyi kırk kere söylersen olur, bi çocuğa sürekli aptal dersen aptal olur evet bunların gerçeklik payı var çünkü sen aptalsın dersen çocuğa beyin bunu hafıza alacak ve aptal gibi davranmaya başlayacaktır. Bu bir nevi plasebo etkisine benzer. İyi geleceğine inandığın bir ilaç seni iyileştirirken, bu bana yaramaz dediğin ilaç gerçekten işine yaramayacaktır. Bu sana inanılmaz geliyor öyle değil mi? Bende buna pek inanmazken yaşadığım bir olay düşünce gücünün gücünü anlatmıştır bana. Bir gün servise bir hasta geldi. Her yeri kırık, acıdan kıvranıyor. Defalarca analjezik yani ağrı kesici yapmamıza rağmen bana mısın demedi. En son plesebo etkisi yaratmaya daha doğrusu denemeye karar verdim. Çektim 5 cc mayiyi bildiğin tuzlu su serum işte canım hastaya en kuvvetli ağrı kesiciyi yapıyorum birazdan bir şeyin kalmayacak dedim ve ben şooook... Beş dakka sonra hastam Kızım sen ne verdin aban hiç ağrım kalmadı dediğinde gözlerime inanamamış ve düşüncenin gücüne hayran kalmıştım.


 
     Sizler de olumlamaların bu güzel etkilerinden yararlanarak bilinçaltınıza olumlu mesajlar yerleştirebilir, iç sesinizin yönğnü değiştirebilirsiniz. Size bir kaç tane olumlama örneği ; mesela özgüven sorunu yaşıyorsanız;  Ben özgüveni yüksek biriyim, ben kendime çok güveniyorum, ben her şeyi yapabilme gücüne sahibim, ben kendime inanıyorum... Başarılı olmak için ; Ben her alanda başarılı biriyim, ben başaracağıma inanıyorum, ben kendime inanıyorum gibi örnekleri artırabiliriz. Olumlama yaparken Ben kelimesini her cümlede kullanmaya dikkat edin ve olumlamaları inanarak güçlü bir sesle söyleyin. Bir kaç gün içinde bile farkı hemen görecekseniz. Unutmayın her şey düşüncede başlar diyorum ve yazıı Mevlana' nın şu müthiş sözleriyle sonlandırıyorum:

            Kardeşim sen düşünceden ibaretsin.
            Geriye kalan et ve kemiksin...
            Gül düşünür gülistan olursun,
            Diken düşünür dikenlik olursun.








21 Eylül 2017 Perşembe

Biliçaltı Çöplüğü

            


             Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ben psikolog yada psikiyatr değilim. Ama psikoloyije büyük ilgi duyan hakkında araştıran, kitaplar okuyan, filmler izleyen ve malesef bir çok psikolojik hastalıkla uğraşıp atlatmış biri olarak burda bildiklerimi ve tecrübelerimi paylaşıyorum. İşin bilimsel ve teori kısmıyla ilgilenmiyorum. Şu nedir, bu nedir, vücudumuzun bilmem kaçta kaçı sudur da bilmem ne  o kısımlar beni çok  sarmıyo açıkçası o yüzden bilinçaltı yazımda da  uzun uzadıya bilinç nedir biliçaltı nedir gibi şeylere pek değinmeyeceğim:) 

           Yıllardır hep beynimizin sadece % 10 luk bir kısmının kullanıldığı söylenir. Peki ya geri kalanı... İşte geri kalan kısım bilinçaltımızı oluşturur. Bilinçaltını geri dönüşüm kutusuna benzetiyorum ben. Daha küçücük bebekken bile ebeveyinlerinden gördüklerini ve duyduklarını hemen bilinçaltına atar ve zamanı geldğinde ise bunu kullanır.Bilinçaltımız bizim nasıl yaşayacağımızn göstergesidir aslında. 

          Bilinçaltı her şeyi sorgusuz sualsiz, yanlış doğru demeden hemen depolar. Bunun iyi yanları da var kötü yanları da elbette. Mesela dikkat ettiniz mi bilmiyorum araba kullanırken biriyle konuşuyorsunuz ve bir bakıyorsunuz gideceğiniz yere gelmişsiniz. O esnada dikkat etmeden vitese, devriyaja basmışsınız, durmuşsunuz ve gideceğiniz yere gelmişsniz. İşte bunu bilinçaltının öğrenilmiş davranışları kaydetme özelliğinden dolayı yapmışsınızdır. Peki ya kötü olaylar ne olacak?... Bir konuşma yapacaktınız ve heyecan yaptınız, tüm konuşacaklarınızı unuttunuz. Birden terlemeye başladınız, çarpıntı hissettiniz ve konuşmayı yarım bıraktınız. Ve bu korku bilinçaltına şu şekilde depolandı:  ''Sen toplum önünde konuşamıyorsun, sen heyecanlı birisinn, hiç bir şeyi beceremiyorsun''... Bu kişi bu olayı bilinçaltına kaydettiyse eğer ileriki yıllarında aynı ortamdan kaçınma davranışı göstermesi ve aynı şeyleri hissetmesi olası bir durumdur.Demek ki yaşantımıza,davranışlarımıza bu kadar etki edebilen bir sistem var ise ve müthiş bir depolama yeteneği varsa neler kaydettiğimize dikkat etmek gerekir. Bilinçaltını adeta bir çöplüğe dönüştürmek, kaydedilen her anıyı tekrar yaşamaya ve aynı hisleri hissetmeye sebep olur. Evet, bende bunu ilk öğrendiğimde biraz şaşırmıştım. Anıların saklandığını biliyordum ama mesela bir travma yaşadım yada üzücü bir olay ve üzerinden yıllar geçti. Biz unuttuk sandık belki ama bilinçaltımız unutmadı. O olayı hatırladığında ya da her hangi bir çağrışım yaptığında o anı tekrar yaşayıp yine aynı kaygıyı tekrar duymaya sebep olacaktır. Yukardaki konuşmacı örneğindeki kişiyi düşünürsek ; bir konuşma yapacağı esnada ya da kalabalık önüne çıkması gerektiğinde bilinçaltında depolanan konuşamayacaksın, rezil olacaksın mesajı direk bilinçaltı tarafından verilecek ve kişi yine aynı belirtileri gösterecektir. Terleme, çarpıntı vs... Köpek görüp panik geçiren biri  sen köpek görünce fenalaşıyorsun atak geçiriyorsun olursa eğer kişi her köpek gördüğünde çağrışım yapacak ve panik atak geçirecektir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Biraz düşünün istersiniz...Sizin çöplüğünüz de neler saklı ???

          Bilinçaltını bir geri dönüşüm kutusu olarak kullanmamakta asıl mesele. İyi anıları tabi ki saklayın hem de sonsuza kadar ama eski aşkınızdan mı ayrıldınız onu geri dönüşüme yollayıp, çıkarıp anıları yadedip üzülmek yerine onu kalıcı olarak silmeyi deneyin. Olumsuz her mesajı o an farkederek olumlu mesaj şeklinde kaydetmeyi deneyin. Bu başta kolay olmayacaktır ancak deneyerek bu başarıya ulaşabilirsiniz. Basit bir benzetme yapalım : Konuşma yapamayıp heyecanlandın. Burda kendimize mesajımız; sen toplum önünde konuşamıyorsun olacaktır. Oysa ki o anda bu mesaja müdahale edebiliriz , tabi ki yerine olumlu bir mesaj yollayarak. Bu kez biraz heyecanlandım ama aslında ben iyi bir konuşmacıyım. Bitti bu kadar basit aslında. Her gün binlerce mesaj yolluyoruz kendimize ve çoğu olumsuz oluyor. İç ses insana hep olumsuz telkinlerde bulunur çünkü. Bunu aşmanın güzel bir yolunu buldum ben. Olumlama... Belki duydunuz olumlamarı, kendinize olumlu telkinler vermek ve bilinçaltına kaydetmek. Bununla ilgili bir yazım olacak o yüzden burda sıkmak istemiyorum sizleri.

            Dostlar ben kendi hayatımı bir irdeledim de neden yıllarca depresyon,panik atak yaşayıp kaygılarımdan kutulamadım bunu terapilerde anladım ki bilinçaltım yaşadığım olaylar sonucu kaydettiğim mesajlarla doluydu. Sende depresyon var, sen kavga sırasında fenalaşıyorsun, bu hastalık geçmeyecek, sen agresif birisin, hatta eski aşkım vardı unutamadığım :) sen onu unutamazsın diye kaydetmişim beynime ve gerçekten de bunların hepsini yaşıyordum. İşe o mesajları değiştirmekle başladık. Her olumsuz mesajı olumlu ile değiştirdim ve kendime her gün olumlama yaptım. Sonuç mu : Kaygılarımdan kurtuldum ve eski aşkımı unuttum :))) Demem o ki siz de bir yatırın kendinizi masaya bir düşünün neler var o çöplükte. Hepsini bulun ve yok edin.Sırtınızda bir çuval düşünün. Her olumsuz anıyı da birer taş... Siz sürekli çuvalınızı taşlarla dolduruyorsunuz ve gün geliyor aslında ufacık dediğiniz taşlardan dolayı yürüyemez hale geliyorsunuz. Onları biriktirmeyin. Alın avucunuza ve olabildiğince uzaklara atın, hafifleyin. Yada benim gibi somutlaştırın.... Bir kağıda aklınıza takılan her şeyi yazın. Her olay için farklı bir kağıt. Sonra o kağıtları yakın.... Onlar yanarken sanki üzerinizden birer yük kalktığını inanın hissedeceksiniz. Değişim beyinde başlar ve inanç her şeydir...

19 Eylül 2017 Salı

Yeni Bir Sen...

                 
Belki şu an çok çaresizsin, belki bunları hak edecek ne yaptığını merak ediyor sürekli sen hayatın bitti, her şey bitti artık benden bir şey olmaz diye düşünüyorsun. Her şey seni boğuyor ve kimsenin seni anlamadığını düşünüyorsun. Hayatla ölüm arasında bir yerdesin. Ne yaşadığın belli ne de öldüğün. Araftasın....Koskaca bir boşlukta. Sanki dipsiz bir kuyudasın. Hissiz, bi çare. Oysa ki eskiden ne kadar mutluydun, sanki o fotoğraflarda ki sen sen değilsindir. Aynada gördüğün yüze anlamsızca bakıyorsun bu kim diye. Bir daha güneş eskisi gibi doğmayacak, sen eskisi gibi gülüp konuşamayacaksın. Her şey buraya kadardı. Gittikçe karanlığına ve yanlızlığına gömülüyor belki zamanını dolduruyorsun. Acı çekiyorsun hem de yokluğun yok olmanın acısını...İçinden avaz avaz bağırmak geliyor.Bazen isyan ediyorsun neden ben diye ama bi dur. Bir şeyi unutuyorsun ! Rengarenk gökkuşağı fırtına ve yağmur sonrası oluşur....

                 Artık çarpınları, haykırışları ve isyanı bir kenara bırak kendini aşağılamayı ve ona kızmayıda. Sen ne hissettiğin gibi yoksun ne de aklını kaybediyorsun..Sende herkes kadar var ve herkes kadar akıllısın. Sadece ne biliyor musun ? Sen çok hassassın öyle değil mi ? Olmayacak şeyleri kafasına takan, gereksiz şeylere üzülen ah vah eden birisin. Hemen her şeyde felaket senaryoları bile yazabiliyorsun. Son günlerde belki çok zor günler geçirdin ve kendini çok yordun. Beynin artık düşünmekten yoruldu. Bir kaçış yolu aradı senin bu bitmek bilmeyen sorunlarından ve çareyi kendini her şeyden soyutlamakta yabancılaşmakta buldu. Evet aslında bunu seni korumak adına yaptı eğer bunu iyi değerlendirip olumlu bakabilirsen hayatının geri kalanını daha mutlu geçirebilirsin . Nasıl mı ?


             Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyi yaşadın bu hayatta. Yokluğu....En dipsiz kuyularda boğuştun. Bu zamana kadar meğerse ne kadar basit şeylere üzülmüş olduğunu anladın bir kere. Ah bir iyi olsan takarvmıydın attık gereksiz şeyleri ve insanları. Akıllandın artık,  dersini de aldın. Daha güçlüsün şimdi. Hangi dert seni yıkabilir ki sen yokluğu aşmıssın, sen ki aynada kendini tanımayan bir haldeyken yeniden doğdun küllerinden. Güçlendin, hiç bir dert yıkamaz artık seni. Hem kendini kontrol etmeyi öğrendin. Zaman zaman sıkıntılı günler yaşayacaksın ama nasıl atlatacağını öğrendin. Yaşadığın stres sonucunda başına neler geleceğini bildiğin için artık ondan kaçacaksın :) Kendini mutlu etmeyi öğreneceksin, kendi varlığına şükredeceksin, varlığının ne kadar kıymetli olduğunu farkedeceksin. Belki bu zamana kadar görmenin, duymanın, konuşmanın sıradan olduklarını sanıyordun ama aslında ne kadar kıymetli olduklarını öğreneceksin. Şükredeceksin aldığın nefese, her gün gördüğün güneşe. Aynadaki senle barışınca daha bir seveceksin ,şefkatla kucaklayacaksın onu. Bağrına basacaksın. Üzmeyeceksin, incitmeyeceksin ve kimsenin incitmesine izin vermeyeceksin. Artık sen diye bir şey var. O senin hazinen. Ona iyi bakacaksın , onu kaybetmemek için uğraşacaksın. Ufak dertlere gülüp geçecesin. Senin çektiğinin yanında bu dertten saylılr mıydı? Hayata bakışın değişecek. Havayı başka bir çekeceksin içine taaa iliklerine kadar hissederek.Hissetmenin zevkine varacaksın. 


          Her tecrübe insana yeni şeyler öğretir. Derler ya her şerde bir hayır vardır. Bu hastalıkla hayatın aslında ne kadar değerli olduğunu , dert diye gördüğün şeyin,  sana aslında değersiz gibi sıradan gördüğün şeylerin değerini öğretti. Minneti, şükrü öğretti. Sabrı öğretti, mücadeleyi öğretti. Bir neyi düşünün. Bir kamıştan yapılır. Önce bir kamış parçasıdır. Yontulur, delikler açılır...Ney acı çeker benim suçum neydi diye isyan eder ama işlem bittiğinde neyzen öyle bir Huuuu çeker ki ney bile hayret eder çıkan sesten. Ama ney onca çileden sonra harika sesler çıkaran bir mucizeye dönmüştür.Bir ağaç budandıkça güzelleşir, serpilip büyür ve güçlenir. İşte sende bu dertle yoğruldun, yontuldun ve dimdik kalktın ayağa.Bu hastalık seni bambaşka bir sen yaptı. Daha güçlü, daha sabırlı, hayata pozitif bakabilen yeni bir sen. Unutma bir söz vardır Seni öldürmeyen şey güçlü kılar.....
<div style="width: 125px !important;height: 80px !important;"><div style="display: block;"><a href="http://yazarkafe.hurriyet.com.tr" class="BoomadsButtonLink143" target="_blank"><img src="https://widget.boomads.com/images/bumerangWidget/bumerang-yazarkafe-yazarlari-12580-square.gif" alt="Bumerang - Yazarkafe"/></a></div></div><script type="text/javascript">
boomads_widget_client = "24889e6c28974f8191cb4b91dc1f4351";
boomads_widget_id = "143";
boomads_widget_width = "0";
boomads_widget_height = "0";
boomads_widget_trackingparameter = "https://yazarkafe.hurriyet.com.tr";

</script><script type="text/javascript" src="https://widget.boomads.com/scripts/widget.js"></script>

Özetle Nasıl İyileştim...


            Enine boyuna anlattım bu hastalığı : Nedir, neden olur, belirtileri, yaşattıkları, yaşadıklarım ve nasıl iyileştiğim... Bu yazımda her şeyi toparlamak ve bir şeyler eklemek istedim. Bu hastalık daha doğrusu sendrom stresin bir sonucu olarak vücudun bir şeylerin ters gittiğine dair verdiği tepkidir. Stres sınırınızı aştınız demektir. İyileşmek için de onu ortadan kaldırmak gerek. 
Her ne canınızı sıktıysa, neye takıldıysanız hemen sorunu çözmelisiniz ilk adımınız bu olmalı ki ortada kafayı takacak bir şey olmasın. 

İkinci adım ; sorunu ortadan kaldırdık , sıra onu mutlu edecek şeyler yapmak. Biliyorum ruh haliniz hiç bir şeyden zevk almıyor ve yerinden bile kalkmak istemiyor ama biz rol yapıyoruz ve kendimizi zorluyoruz. Spor yapasın yoksa bile yap, insan içine çıkasın yoksa çık, konuşasın yoksa da konuş yani iç sesin sana ne söylüyorsa tam tersini yap:  Köpeğe kulak asma.

Üçüncü adım; beyni boş bırakmayacaksın. Sürekli bir şeylerle meşgul olmak gerek. Spor yap, kitap oku,film izle yap işte bir şeyler...

Dördüncü adım; korktuğun şeyin üstüne git, diyalog kuramıyorsan bol bol insanlarla diyalog kur, topluluktan çekiniyorsan benim gibi kafe kafe avm avm dolaş insanlarla iç içe ol korkunla yüzleş...

 Beşinci adım; bak burası öenmli hastalığı aklından çıkar ve bunun geçeceğine inan. İnanmak başarmanın yarısıdır. Bilinçaltına ne söylersen ona inanır ve o şekil davranır. Bilinç altı yazımda detaylı bahsettim. Hastalıkla ilgili internetten araştırma yapmayı bırak. Olumsuz şeyler okuyup moralini bozma.

Altıncı adım; tabi en önemlisi kontrollerini aksatma ,ilaçlarını düzenli kullan, gidebiliyorsan iyi bir terapiste git. Beslenmene dikkat et. 


       

                Tüm bu dediklerimi yaptığınız zaman göreceksiniz ki yavaş yavaş belirtiler azalacaktır. Bakın yavaş yavaş diyorum öyle hemen iki günde iki topluma karışarak , iki gün spor yaparak  iyileşmeyi beklerseniz yanılırsınız. Benim iyileşme evremi okudunuz yani okuduğunuzu varsayıyorum, her şey adım adım oldu. İlk bir iki hafta ilaç kullanmama rağmen değişim olmamış ve iyi olmayacağım diye korkuya kapılmıştım. Sakın korkmayın. İlaçların etki etmesi bir kaç haftayı bulabiliyor. Bir kaç haftayı atlattıktan sonra iç sıkıntılarınız, korkularınız azalmaya başlıyor, panik durumunuz geriliyor. Bu iyiye işaret, doğru yoldasınız... Bu arada spor yapıyor, topluma karışıyor, kitaplar okuyor ve beyninizi çalıştırıyor olduğunuzu varsayıyorum. Şunu net bir şekilde belirtmeliyim : Hiç bir şey yapmadan , çaba göstermeden, sürekli ben iyi olacak mıyım aman da yabancılaştım diyerek oturduğunuz yerden iyi olmayı bekliyorsanız üzgünüm bu yazıyı hiç okumayın bile...Elinizi biraz taşın altına koymalısınız. Ayrıca ilaç içip, kötü düşünceler içinde boğularak da bir yol katedemezsiniz, her şey inançta, azimde ve sabırda...

          
Siz tedavinizi olup ilaçlarınızı alacaksınız sonra dediklerimi uygulayacaksnız ve gerisini zamana bırakacaksınız. Hiç bir hastalık ömür boyu sürmedi bu da sürmeyecek ki bu hastalık bile değil. Eğer halen harekete geçmediysen kalk ve silkelen. Yapabilirim de ve çık dışarı. En kötüsü ne olabilir ki?...
                                                                                      
  

18 Eylül 2017 Pazartesi

Zafer Benimdi...




                 







               Aylardır sabah uyandığımda her şeyin geçmiş olduğu hayaliyle yaşamıştım ve o gün nihayet gelmişti.... Sabah uyandığımda önce pek bir şey hissetmemiştim çünkü zaten bayağı süredir kendime yabancı değildim. Flu görüyordum ve çevre, yaşamak garipti. Hani diyordum ya bir kopukluk var diye hah işte yataktan kalkmayana kadar fark etmedim ama ayağa kalkıp etrafıma baktığımda Aman Allah  ' ım o da ne ? Flu görmüyordummmmm. Her şey normaldi. Odalara gidip bakıyorum, balkona çıkıyorum herşey normal. İşte hayattayım , her şey gerçek, hayatın içindeyim; tamamen benim tamamen. Aylardır çektiğim ızdıraptan ağlamıştım. Ağlıyordum hem de hıçkıra hıçkıra. Hiç geçmeyecek bu acı hiç bitmeyecek gibiydi. Öyle bir şeye bulaşmıştım ki aklım almıyordu. Bir daha eskisi gibi olmak bana inanılmaz ve çok zor geliyordu. İnsan o durumdan nasıl çıkabilirdi ki ? Çıkarmış işte hemde girdiği gibi çıkarmış. O beyin nasıl algıyı kapatmayı biliyorsa açmayı da gayet bilirmiş. Demek ki zamanı varmış ve ben o zamanı doldurmuşum. Boş yere kendimi paralamışım. Bu hastalığın sebebini öğrendikten sonra onu stresten uzak tutmuş olabildiğince rahat ettirmiştim. Ve anlamıştı artık korkulacak bir şey olmadığını ve algılarını açmıştı. Gözümdeki o perde kalkmış, beynimdeki sis geçmişti. Eskisi gibi seri konuşuyor ve konuşulanları, okuduklarımı anlayabiliyordum. Ne kadar komik değil mi?... O gün  eşimi ve annemi arayıp ağlayarak Ben varım, her şey gerçek, hayat var, her şeyi hissedebiliyorum diye anlatmıştım. Bu durumu ne kadar normal karşıladılar bilmiyorum. Birine ben varım demek ne kadar gerçekse artık :)) Hep söyledim yine söylüyorum: Bu hastalığı ancak ve ancak yaşayan anlar. Ne kadar anlıyorum dese de kimse o acıyı anlayamaz tarif de edilemez zaten. İşte en zor kısmı da bu: Anlaşılamamak. 


               O gün ayaklarım yerden kesikti. Adeta bir çocuk gibiydim. Aylar sonra yeniden doğmuştum evet yeniden doğdum. Aylar sonra tamamen hayattaydım. Dünyaya gelmiş uzaylı gibi bakmıyordum etrafa. Kuşlar, güneş, deniz,insanlar... Her şey gerçekti ve muhteşemdi. Bağırıp çağırmak istiyordum işte ben varım diye. Atlattım,yendim, ben kazandım , ben.... O köpek de yoktu artık çünkü o benim acılarımla korkularımla besleniyordu. Ben iyi oldukça o küçüldü ve şimdi tamamen yok oldu. Özgürdüm artık, ve çok daha güçlü. Deli gibi konuşuyordum ,özgürce. Takılmadan, unutmadan, çekinmeden. Herkese çok normal gelen bu şeyler benim için paha biçilemezdi...Başka bir ben vardı artık. Bir ben vardı benden içeri :))
           

Taşlar Yerine Oturuyordu...





           İlk iş günümü kazasız belasız atlattıktan sonra kendime güvenim gelmişti. Yabancılaşma tam anlamıyla geçmemişti ama eskiye nazaran azalmıştı. Artık bu durumu takmıyor ,  geçeceğini bilerek hayatıma sanki bir şey olmamış gibi devam ediyordum. Beynimi sürekli meşgul ediyor hastalığı düşünecek vakit bırakmıyordum. Sürekli kalabalıklara karışarak her gün biraz daha kalabalıkta yabancılaşmamın azaldığını fark ediyordum. Artık beni korkutan o köpek iyiden iyiye küçülmüş , cılız sesiyle beni korkutmaya çalışıyordu. Ama ona kulak asmadığımı görünce arkasına bakmadan gidiyordu. Kendimi hiç yalnız bırakmıyordum. Misafir çağırıp misafirliğe giderek, arkadaşlarla daha çok buluşarak aslında beynime hayatın içinde olduğumu gösteriyordum. Halen o kopukluk var olsa da iyice azalmış, biraz flu görme ve beynimin geç algılaması ve diyalog kurmada az da olsa sorun yaşamam dışında çok bir problemim kalmamıştı. 


         İlaç dozumun artırılmasından bu yana tam 4 ay geçmiş , bu 4 ay içerisinde iç sıkıntılarım geçmişti , eskisi gibi sevdiğim şeyleri yapıyor ve zevk alıyordum. Ben bendim, hayat vardı ama ufak bir kopukluk vardı,  nasıl anlatılır bilmiyorum yadırgama gibi. Algım tam açılmamıştı mesela biri bana seslendiğinde donup kalıyordum sanki adıma yabancıymışım gibi ve ani sorular sorulduğunda cevap veremiyor beynim adeta duruyordu. Ama 4 aydır işimde sorun yaşamamıştım ve hayatıma devam ediyordum. Hayatım artık yaşanır düzeydeydi. Böyle kalsam bile şükredecektim geldiğim durumu anımsarsak bu kadarı bile benim için mucizeydi. Akışına bıraktım hayatı ve terapistimin dediği gibi zamanla hayatım rutine bindikçe ve beynim benim hayatın içinde olduğunu gördükçe yavaş yavaş girdiği o rüya aleminden çıkacaktı. O yüzden artık unuttum, hastalıkla ilgili tüm araştırmaları bıraktım, beni olumsuz etkileyen kişi ve şeylerden uzaklaştım. Herkes gibi gezdim, tozdum, yedim ,içtim bazen iç sesim beni tekrar içine çekmek için ''sen var mısın''  gibi sorular sordursa da aldırış etmedim. Duymadım. Bazen sesler çoğaldıkça aldım karşıma ve ona '' Hayatta ve var olduğumu artık iyileştiğimi onu dinlemediğimi '' söyledim. Evet onunla konuştum. Sesimi kaydedip her gün ben iyiyim telkinlerini dinledim. Sakın bunu es geçmeyin. Bilinçaltı ile ilgili yazımda bu konuyu açıkladım.


   Bazen hissizlik yaşadım, bazen biraz üzüntü yaşadığımda yabancılaştım. Ama kontrolü ele almıştım bir kere. Eskiden olsa hemen korkuya kapılıp onun esiri olurdum ama yapmadım. Sen sadece bir hissin dedim gerçek değilsin. Gerçek olan benim dedim ve hemen ya dışarı çıktım ya müzik dinledim hemen o düşünceden sıyrıldım. Oturup o sesin esiri olmadım. Günler böyle devam ederken ve ben bir sabah uyandığımda o fluluğun geçmiş algımın açılıp eski konuşkan kıpır kıpır Merve ye ne zaman uyanacağımı beklerken o sabah geldi aylar sonunda. Bir sabah uyandım veeeeeeeee evet heyecanlandığınızı biliyorum veeeesi bir sonraki yazımda... :)))

17 Eylül 2017 Pazar

Başarıya Doğru

yabancılaşmak,depersonalizasyon



              Artık hastalığımı iyice tanımış ve nasıl davranmam gerektiğini de iyice anlamıştım. Ondan korkmayacaktım , bunun bir gün geldiği gibi gideceğine inanmıştım. Aşacaktım , pes etmeyecektim. Bunun için hemen harekete geçtim: Haftaya işe başlayacak olmamdan dolayı biraz provaya ihtiyacım vardı. Topluluğa karışmalıydım. İlk deneyimim pek iyi olmammıştı ama artık ne yapmam gerektiğini biliyordum. Hazırlanıp yabancılaşma hissederk eve kaçtığım o kafeye tekrar gitim. Korkmayacaktım. Ordakiler de benim gibi insandı. Hem En kötüsü ne olacaktı ki? Hiç bir şey yokmuş gibi derin bir nefes alarak içeri girdim. Evet bu sefer daha rahattım. Bu sefer en kuytu yere değil en göz önünde yer bulmuştum kendime. Kararlıydım, bunu aşacaktım. Kendime yine bir kahve söyleyerek oturmaya başladım. İç sesim beni rahatsız etmek için uğraşıyordu. Şunu da belirteyim bizim en büyük düşmanımız iç sesimizdir.O hep olumsuz şeyler fısıldar kulağımıza. Ona kulak asarsak aslı astarı olmayan şeylere inanıp kendimizi huzursuz ederiz. İşte şu anda iç sesim yabancılaşacaksın , fenalaşacaksın, bayılırsın demeye başlamıştı. Ben her defasında ona  ve iş birlikçisi o köpeğe kulak vermiş ve onların dediği gibi hissetmeye başlamıştım. Bu nasıl mı oluyor ? Bilinçaltımızın neler başarabileceğini, hasta değilken bizi hasta edebileceğini bilmiyorsanız eğer şu videoda bilinçaltının gücünü dinleyebilirsiniz.

          Bu kez ona kulak asmayacaktım. Onu duymayacaktım. Başka şeylerle meşgul olmaya başladım. Getirdiğim kitabımı okumaya başladım ve dikkatimi ona verdim. Bir süre sonra yine düşüncelere daldım ve sanki yabancılaşmaya başlıyordum. Olsun dedim En kötüsü ne olcaktı ki? Benim hassas noktamı bulmuş ve başımda havlayıp duruyordu. Onu duymayacaktım. Bayılırsam bayılayım diye düşündüm oralı olmayarak ve kahvemi yudumladım. İşte, hiç bir şey olmuyordu belki yabancılık vardı her şey garipti ama fenalaşmıyordum. Demek ki bu benim elimdeydi. Ben her defasında fenalaşacaksın diyerek bilinçaltıma bunu endekslemiştim ve doğal olarak kalabalığa girince fenalaşıyordum. İşte o zinciri kırmıştım. Her şey garip olsa da burdaydım, yaşıyordum ve ben de herkes kadar vardım...

     


   Artık her gün değişik kafelere giderek oturuyor, avm leri dolaşıp kalabalığa karışıyordum. Artık korkumu aşmıştım. Her gün dışarı çıkıp yürüyordum. Kişisel gelişim kitapları alıp okumaya başladım, anlamasam da odaklanamasam da filmler izlemeye başladım gerekirse tekrar tekrar izledim. Bu arada beslenmeme de oldukça dikkat ettim. Bol bol omega aldım, her gün ceviz yedim, B vitamini ve D vitamini iğnelerini yaptırmaya başladım. Bunlar depresif durumda olanlarda düşük oluyor ve eksikliği de anksiyeteye sebep oluyor. Kısacası beni strese sokan her şey den uzak kalıp kendimi mutlu edecek şeyler yaptım. Sorunları geride bıraktım. Geçmiş geçmişte kalmıştı. Bu gün vardı ve ben daha fazla geçmişe takılıp şu anımı mahvetmek istemiyordum. Bol bol kalabalığa karıştım, insanlarla bir araya geldim burada bir parantez açmak istiyorum bu konuda çok zorladım belki en zor kısmıydı. Algılarım kapalı olduğundan diyalog kuramıyor heyecan yapıyordum. O fluluk hep vardı, rüyada hissi geçmemişti ama bunun sadece his olduğuna inanarak onu artık takmadan hayatıma devam ediyordum. En zor olanı diyalog kurmaktı ben inadına bunu yaptım ve her defasında bu korkumun da azaldığını ve daha rahat olduğumdan yabancılaşmanın minimuma indiğini gördüm. 


      Kontrolü ele almıştım. Yabancılaşma hissini denetleyebiliyordum. Kriz geçirmiyor ve fenalaşmıyordum, kalabalıklardan korkmuyordum. Her geçen gün iyiye gidiyordum. Bayağı yol almıştım. İç sıkıntılarım azalmış, eskisi gibi mutlu olabiliyordum. Artık kendime, ellerime, yüzüme yabancı değildim. Ancak çevre,insanlar halen garip, algım ise kapalıydı. Seri bir şekilde konuşamıyor , diyalog kurmakda zorlanıyordum. Ama gidişattan memnundum, ilk halimi düşünürsek... Bu arada seanslara devam ediyordum. Çok iyi ilerleme kaydettiğimi ve zamanla diğer şikeyetlerimin de azalıp biteceğini söylüyordu, Bilgin Hanım inanıyordum. Artık köpeğin havlamaları azalmış, beni rahat bırakmaya başlamıştı. Ha bu arada işe de başladım. İlk gün bayağı heyecan yapsam da kafede ki gibi kendimi denetlemeyi öğrenmiştim. Nede olsa kontrol artık bendeydi. Biliyordum güzel günler yakındı hem de çok yakın...